İsrail Devleti’nin Kuruluşu ve Vadedilmiş Topraklar

  1. Vaat Edilmiş Topraklar Kavramı ve İsrail’in Kuruluş Süreci

İsrail Devleti’nin kuruluşu, Kasım 1947’de kabul edilen BM Filistin Taksim Planı hukuki düzleminde Mayıs 1948’de ilan edildi. İsrail, kuruluşundan bu yana Ortadoğu’da caydırıcı bir güç ve dünya siyasetinde önemli bir aktör olmuştur (Kemiksiz, 2018).

İsrail’in kuruluş temelleri Siyonistlerin çabalarıyla atıldı. Modern Yahudi Ulusal Hareketi olarak kabul edilen Siyonizm, 19. yüzyıl Avrupa’sında Theodor Herzl gibi Siyonist öncülerin önderliğinde ortaya çıkmıştır. İdeoloji, ortaya çıktığı dönemde Avrupa’da popüler olan laiklik ve milliyetçilik gibi teorik olgulardan beslenirken, antisemitizm meselesinden de yararlanmıştır. Vaat Edilmiş Topraklar gibi Yahudi teolojisinin dini doktrinleri, Siyonist doktrinin temel taşları haline gelmiştir (Karahan, 2020). Bu çalışmada, Siyonist doktrinin 19. ve 20. yüzyıllardaki etkileri ve Vaat Edilmiş Topraklar kavramının Filistin’de İsrail’in kuruluşuna olan etkisi, Yahudilerin 20. yüzyılda geçirdikleri siyasi ve askeri süreçlerle birlikte incelenmiştir.

Theodor Herzl
  1. Vaat Edilmiş Topraklar Kavramı ve Siyonizm

Vaat Edilmiş Topraklar Kavramı: Yahudilik tek tanrılı bir dindir ve bu inanca göre dünyayı yaratan tek bir Tanrı vardır. Yahudiler Tevrat’ı merkeze alırlar.  Tevrat, Yahudilikte kutsal metin koleksiyonunun ilk bölümüdür ve İbranicede Moshe Rabbenu olarak geçen Musa’ya atfedildiğine dair bir inanış vardır. Yahudilikte tevhit, peygamberlik, Mesih ve ahiret inancı da vardır. Yahudiliğin iç dinamiklerini şekillendiren ve onu diğer dinlerden ayıran iki doktrin vardır. Bu iki doktrin “vaat edilmiş topraklar” ve “seçilmişlik” inancıdır. Yahudi teolojisinde Tevrat, seçilmişlik ve vaat edilmiş toprak kavramları birbirine içkindir ve birbirini tamamlar. Yahudi dini liderlere göre, Tanrı’nın evreni yoktan var etmesi, evrenin ve canlıların tek sahibinin Tanrı olduğunu kanıtlamaktadır. Dolayısıyla bu inanışa göre Tanrı her toprağı dilediğine verir ve kimse ona itiraz edemez. Yahudiliği diğer tek tanrılı dinler Hıristiyanlık ve İslam’dan ayıran en temel özelliklerden biri vaat edilmiş topraklara olan inançtır. Bu inanışa göre, Tanrı Filistin merkezli toprakları İsrailoğulları’nın ilk atası olan İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere ebedi olarak vermiştir. Tanah[1]’ta bu topraklar Kenan Diyarı Ülkesi, Ha-Eretz, Eretz İsrael ve Arz-ı Mevud olarak geçer. Bu terimler aynı yeri, vaat edilmiş toprakları ifade eder. Vaat edilmiş topraklar kavramı Siyonizm’in temelini oluşturan doktrinlerden biridir (‘Moses’, 2009; Karahan, 2020; ‘Key beliefs’, n.d).

Siyonizm: Siyonizm, kendisini kutsal metinlere ve dini doktrinlere dayandıran Yahudi milliyetçiliği olarak tanımlanabilir. Karahan’a (2020) göre Siyonizm’i diğer milliyetçi hareketlerden ayıran en önemli özellik, laiklik ve din olmak üzere iki zıt olguyu birleştirmesidir. Siyonizm’in milli bir hareket olarak siyasette yer alması aşamalı olarak gerçekleşti. Bundan sonra Siyasi Siyonizm belirginleşmeye başladı. Kimi Siyasi Siyonistler, Tanrı’nın Fırat ve Nil nehirleri arasındaki toprakları Yahudilere verdiğini iddia ederken, kimileri ise Yahudi devletini kurmak için uygun yeri belirlemeye çalıştılar. 19. yüzyılda Avrupa kıtasında yükselen antisemitizmden korunmak için bir Yahudi devleti kurma fikri Siyonistler arasında popüler hale geldi (Karahan, 2020).

Siyonizm Yahudi tarihinde bir dönüm noktasını oluşturmaktadır. Yahudilere milli bilinç kazandırmak amacıyla Siyonistler, İbraniceyi canlandırarak dili ve Tanah’ı bir tarih kitabı olarak değerlendirerek tarihi öne çıkarmışlardır. Tanah kutsal bir kitap olmasının yanında antik Yahudi tarihini de anlatır ve Siyonistler bunu tarih yazıcılığında kullanmışlardır. Siyonistler bu tarih yazıcılığını yaparken en çok Filistin topraklarına odaklanmışlar ve Yahudiler ile Filistin arasındaki kutsal ve tarihi bağa dikkat çekerek kurulması planlanan Yahudi devleti için Filistin’i ön planda tutmuşlardır. Siyonistler, bu konu için Arjantin ve Uganda gibi yerler üzerinde de planlamalar yapmışlardır fakat Yahudilerin vaat edilmiş topraklar inancına bağlılığı Filistin’i hep gündemde tutmuştur. Siyonistler, ilk kongrelerini 1897’de yaptılar. 1903’te VI. Siyonist Kongre’de Yahudi devletinin kurulacağı yer olarak Filistin’de mutabık kalındı (Karahan, 2020).

Jewish Virtual Library web sitesindeki Zionism: “The Return to Zion” başlıklı yazıda şu belirtilmiştir: 19. yüzyılın sonlarında Rusya ve Doğu Avrupa’da pogroma (kıyım) maruz kalan Yahudiler Filistin topraklarına göç etmeye başlamıştı. Fakat Yahudiler bu dönemde gelişmekte olan Siyasi Siyonizm hareketlerinden haberdar değillerdi. Onlar, dini sebeplerden dolayı yurtları olarak gördükleri Kudüs’e, Zion’a (Siyon), İsrail topraklarına ulaşmak istiyorlardı (‘Zionism’, n.d.).

  1. İsrail Devleti’nin Kuruluş Süreci

İsrail-Filistin çatışmasının kökeni Birinci Dünya Savaşı yıllarına dayanmaktadır. Savaştan önce Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan bu toprakların statüsü, savaşın son yıllarında değişmeye başlamış ve savaşın galip tarafı olan İtilaf Devletleri’nden Birleşik Krallık ve Fransa bu bölge üzerinde hâkimiyetini kurmaya başlamıştır. Savaşın sona ermesinden iki yıl önce, 1916’da, İngiliz diplomat Mark Sykes ve Fransız diplomat Francois-Georges Picot, Osmanlı topraklarının büyük çoğunluğunu Birleşik Krallık ve Fransa arasında bölmeyi amaçlayan gizli Sykes-Picot Anlaşması’nı imzaladılar. Bu anlaşma ile Osmanlı topraklarının bir kısmı iki doğrudan ve iki dolaylı olmak üzere toplamda dört nüfuz alanına bölündü. Anlaşmada Filistin topraklarının uluslararası bir rejim tarafından kontrol edilmesine karar verildi.  Fakat bu anlaşmayla çizilen sınırlar, İngilizlerin 1915 ve 1916’da Araplara verdikleri bağımsızlık vaatleriyle uyuşmuyordu. İngilizler aynı zamanda Filistin toprakları için Yahudilere de birtakım vaatlerde bulunmuşlardı. Bölgede o dönemdeki iki başat aktörden biri olan İngilizlerin Araplar ve Yahudilere birbiriyle çelişen vaatlerde bulunması Arap-Yahudi çatışmasının temelini oluşturdu (Owen, 2006; Orfy, 2011).

Sykes-Picot Anlaşması’nda çizilen sınırları gösteren harita. Kaynak: History for Tomorrow web sitesi

İngilizlerin Araplara Vaatleri: İngilizlerin Araplara olan vaatleri, İngilizce literatürde Hussein-McMahon Correspondence olarak bilinen, Mekke şerifi Hüseyin bin Ali ile Birleşik Krallık’ın Mısır yüksek temsilcisi Henry McMahon arasındaki birtakım mektuplara dayanır. İlk olarak Temmuz 1915’te Şerif Hüseyin McMahon’a bir mektup göndermiş ve bu mektupta Arapların Birinci Dünya Savaşı’nda Türklere karşı İngilizlerin yanında yer alacaklarını belirtmiştir. İngilizler bundan memnuniyet duymuş ve karşılığında Araplara bağımsızlık vaadinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine 1916’da Şerif Hüseyin ve oğulları Ali, Faysal ve Abdullah’ın önderliğinde Osmanlı Devleti’ne karşı Arap İsyanı patlak vermiştir. İlerleyen mektuplarda İngilizlerin Araplara bağımsızlık vaat ettikleri topraklardan bahsedilmiş fakat bu toprakların sınırları çizilmemiş ve Filistin’e bu topraklar içinde yer verilmemiştir. İngilizler Araplara Filistin topraklarında bağımsızlık verilmesini özellikle istememiş, kasıtlı olarak bu konuyu ihmal ediyor gibi gözükmüşlerdir. McMahon İngiliz yönetimine gönderdiği bir mektupta, kendisinin hiçbir zaman Araplara Filistin topraklarında bağımsızlık vaat etmediğini ve Şerif Hüseyin’in bu durumdan haberdar olduğunu yazmıştır (Owen, 2006; Bard, n.d.).

İngilizlerin Yahudilere Vaatleri: Kasım 1917’de, dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Arthur Balfour, Yahudilerin liderlerinden ve Siyonist hareketin öncülerinden biri olan Lord Baron Rothschild’e, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasını öngören, literatürde Balfour Deklarasyonu olarak bilinen mektubu göndermiştir. İngilizler daha sonra bu deklarasyonda Yahudilere Filistin topraklarında bir devlet vaat edilmediğini iddia etmişlerdir fakat Balfour Deklarasyonu 1948’de kurulacak olan İsrail için sağlam bir temel atmıştır (Owen, 2006).

Kasım 1917’de Kudüs’ün düşmesiyle İngiliz güçleri Filistin topraklarını ele geçirdi. 1920 San Remo Konferansı’nda imzalanan anlaşmayla Filistin toprakları resmi olarak Osmanlı’nın kontrolünden alındı. Filistin iki yıl sonra, 24 Temmuz 1922’de, Milletler Cemiyeti tarafından İngilizlerin kontrolüne bırakıldı ve Birleşik Krallık Filistin Mandası kuruldu. Böylelikle, 1919 Paris Barış Konferansı’nda olduğu gibi San Remo’da da Arapların politik bağımsızlık ve toprak bağımsızlığı talepleri görmezden gelinmiş oldu. Bağımsızlık yerine bulunan çözüm, Şerif Hüseyin’in üç oğlunun, İngiliz ve Fransız mandaları altında yeni kurulan kukla devletler olan Suriye, Irak ve Transürdün’e kral olarak getirilmesi oldu (Sakkas, 2011; Karasakal, 2021).

Birleşik Krallık Filistin Mandası, İsrail Devleti 14 Mayıs 1948’de kurulana kadar devam etti. Sakkas’a göre (2011), Birleşik Krallık Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması konusunda aceleci davranmadı, aksine, Filistin Mandası’nı Araplar ve Yahudilerin karşılıklı baskıları altında kontrolünde tutmayı tercih etti. 1930’larda Avrupa’da antisemitizmin yükselişe geçmesiyle binlerce Yahudi Filistin topraklarına göç etti. Ve yine Sakkas’a göre (2011), artan Yahudi göçü, İngilizlerin Araplara Filistin topraklarında bağımsızlık verme konusundaki isteksizliği ve yetersizliğiyle örtüşüyordu. İngilizlerin bu Yahudi yanlısı politikaları Filistinli Araplar arasında aşırıcılığın artmasına yol açtı. Yükselen aşırıcılık ilerleyen safhalarda silahlı eylemlere ve sonrasında 1936’da başlayıp 1939’a kadar sürecek olan Büyük Filistin Ayaklanması’na dönüştü. Filistinli Arapların ilk topyekûn başkaldırısı olan bu hareket, en başta İngilizlerden, Yahudi göçlerinin engellenmesi, Yahudilere toprak satışına son verilmesi ve seçilmiş Filistin halk meclisine karşı sorumlu olacak bir milli hükümetin kurulmasının talep edilmesiyle başladı. Bu üç talep İngilizler tarafından yerine getirilinceye kadar isyanın sona erdirilmemesi kararı alındı. İlk etapta altı aylık bir grev yapıldı ve bu grev İngilizleri ve Yahudileri önemli zararlara soktu. Grevi sona erdirmek için yaptığı askeri ve siyasi girişimler boşa çıkan İngilizler, Arap ülkelerinden yardım istedi ve Filistinlilerin grevi sonlandırması durumunda bir kurul kurarak bölgede adil bir paylaşım yapma vaadinde bulundu. Ürdün, Yemen, Irak ve Suudi Arabistan Filistinlilere grevi sonlandırmaları için çağrıda bulundu fakat sonuç alınamadı. Bunun üzerine İngilizler, Filistin Kraliyet Komisyonu’nun kurulması ve Lord Peel’in başkan olmasına karar verdi. Lord Peel Temmuz 1937’de Peel Anlaşması olarak bilinen taksim planını açıkladı. Bu plana göre Filistin’de iki devlet kurulacak ve Kudüs gibi kutsal yerler barındıran kentler İngilizlere bırakılacaktı. Filistinlilerin bu kararı kabul etmemesi üzerine Eylül 1937-Eylül 1939 arasında sürecek olan isyanın ikinci aşaması başladı. Büyük Filistin Ayaklanması’ndan sonra İngilizler, iki devletli bir çözüm fikrinden vazgeçtiler. 1939’da ayaklanmanın sona ermesiyle ve İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulmasıyla İngilizlerin Araplara karşı tutumu değişti. İngilizler, savaşta Arapların desteğini alabilmek ve bölgede artan Alman nüfuzunu durdurabilmek için Yahudi göçü ve yerleşimini kısıtlayan politikalar uygulamaya başladılar. Aynı zamanda Arapların ve Yahudilerin gücü eşit bir biçimde paylaştığı bir devlet kurulması fikrini de gündeme getirdiler (Sakkas, 2011; Sönmezoğlu et al., 2020; Karasakal, 2021).

Lord Baron Rothschild

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte Birleşik Krallık Ortadoğu’daki eski gücünü yitirmişti. Fakat Filistinli Arapların ve Yahudilerin istekleri devam etmekteydi. Filistinliler politik alanda otonomi (self-determinasyon) ve bağımsız topraklar isterken, Yahudilerin istekleri ise bölgede Yahudi yerleşiminin artırılması ve Balfour Deklarasyonu’nda belirtildiği gibi bir Yahudi devleti kurulmasıydı. Savaşın bitişinden sonra Birleşik Krallık’ın Filistin topraklarından çekileceği kısmen belli olmuştu fakat İngilizler bölgede azalan nüfuzlarına rağmen stratejik çıkarları nedeniyle Ortadoğu’daki varlıklarını olabildiğince devam ettirmek istiyorlardı. Birleşik Krallık, İkinci Dünya Savaşı’ndan bir süper güç olarak çıkan Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da kendisine bir tehdit oluşturmaya başlamış olmasına karşı, petrol kaynakları ve ulaştırma hatlarının güvenliği için Ortadoğu’daki nüfuzunu muhafaza etmek durumundaydı. Ve bu nüfuzu korumak için ABD ve Araplardan alacağı destek hayati önem taşıyordu. Birleşik Krallık, Filistin topraklarının geleceği için, Arapları karşına almamak amacıyla, Filistinli Arapların yönetimde ağırlığı oluşturacağı bir federal devlet kurulması fikrini savundu. Soğuk Savaş’ın bir diğer süper gücü ABD ise toprakların Araplar ve Yahudiler arasında paylaştırılması ve bağımsız bir Yahudi devletinin kurulmasını destekliyordu (Sakkas, 2011; Sönmezoğlu et al., 2020).

İngilizlerin Filistin topraklarından çekilmesinin yaklaşmasıyla Yahudiler ve Filistinli Araplar arasındaki çatışmalar artmaya başlamıştı. Birleşmiş Milletler Kasım 1947’de Filistin için bir taksim planı önerdi. 29 Kasım 1947 günü BM Genel Kurulu’nda oylama yapıldı ve 25 ülkenin olumlu, 13 ülkenin olumsuz ve 17 ülkenin çekimser oy kullanmasıyla plan kabul edildi. Taksim planı, Filistin’in Arap ve Yahudi devletleri kurulmasıyla ikiye bölünmesini öngördü. Kudüs’ün uluslararası bir rejim tarafından kontrol edilmesine karar verildi. Yahudiler taksim planıyla alınan kararı uyguladılar ve 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi. Aynı gün bölgedeki İngiliz mandası feshedildi. Plan Filistinliler tarafından kabul edilmedi ve İsrail’in ilan edilmesinin hemen ardından Birinci Arap-İsrail Savaşı patlak verdi (Martin, 2011; Sönmezoğlu et al., 2020).

  1. Sonuç

İsrail Devleti’nin kuruluşunda Siyonist fikirler temel oluştururken, en büyük rolü İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası uluslararası sistemlerindeki süper güç rekabeti oynamıştır. Maalouf’a göre, İsrail’in kuruluşu, Yahudilerin İkinci Dünya Savaşı sırasında Holokost’ta neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldıktan sonra yeniden dirilişini temsil etmektedir (Maalouf, 2019). İsrail’in 1948, 1956, 1967 ve 1973 yıllarında Arap devletleriyle yaptığı savaşlar, dünyadaki tek Yahudi devlet olarak Ortadoğu’daki ve uluslararası arenadaki gücünü pekiştirdi. Sonuç olarak, İsrail, 74 yıllık tarihinde büyük savaşlar ve çok sayıda bölgesel çatışma yaşamasına rağmen, uluslararası ilişkiler ve dünya siyasetinde hem bölgesel hem de küresel düzeyde güçlü aktörler arasında yer almaktadır.

Ece Kuzu

Stratejik Ortak

Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir