Yemen İç Savaşı | Arap Ülkeleri Türkiye’ye Karşı Neden Düşmanlık Yapıyorlar?

Arap Ülkeleri Neden Türkiye’ye Karşı Düşmanlık Yapıyorlar?

Son zamanlarda Arap dünyasında önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Suudi Arabistan, BAE (Birleşik Arap Emirlikleri), Mısır gibi ülkeler, ne yazık ki Amerika, İsrail gibi ülkelerle barış görüşmeleri yaparak hem İslam’ın hem de Arap milletinin çıkarlarına aykırı davranmaya başlamışlardır. Türkiye ile de siyasi ve ekonomik bir çatışmaya girmektedirler. Mısır’ın Yunanistan’la sözde deniz anlaşması, BAE’nin İsrail ile barış anlaşması ve Yunanistan’ı desteklemesi, Suudi Arabistan’ın hem Amerika hem de İsrail ile artan barış görüşmelerini bu duruma örnek verebiliriz. Peki, ama neden? Neden bu ülkeler Türkiye aleyhine iş yapıyorlar? Onlarla aramızda ne sorunlar var?

Kanaatimce bunun 2 sebebi var. Bu nedenlere geçmeden önce Arap ülkelerinin nasıl ve kim tarafından kurulduğuna kısaca bir göz atmak yerinde olacaktır.

Arap Ülkelerinin Kuruluşu

Öncelikle bu ülkelerin yakın geçmişine bakalım. Bunları hepsi 1. Dünya savaşından sonra Osmanlı Devletinin parçalanmasının ardından İngilizler tarafından kurulmuşlardır. Her birisinin başına da İngiliz yanlısı aileler getirilmiştir. Suriye, Mısır, Suudi Arabistan, BAE ve daha niceleri hep İngilizlerin kurduğu Osmanlı Devleti’nin artıklarıdır.

İngilizlerin çok ilginç bir siyasi taktiği vardır. Bir ülkeyi ele geçirip sonrasında da orayı terk ederlerken, o ülkede öyle bir siyasi yapılanma kuruyorlar ki iktidar verdikleri, onlarca yıl veya daha fazlası, kendilerine çalışıyorlar. Bunu sağlamak için o ülkedeki en zayıf olan aileyi veya topluluğu seçiyorlar. Onlara diyorlar ki “Bakın size kalsaydı, bu iktidara gelemezdiniz. Sizi biz bu mevkiye getirdik. İstersek de istediğimiz zaman sizi yok edebiliriz. Bu sebeple iktidarda kalmak istiyorsanız, bize hizmet edeceksiniz.” Tabi ki onlarda hırslarına yenik zavallılar olduklarından kendilerini İngiliz Şeytanlarına satıyorlar. Böylece babadan oğula geçen bir İngiliz uşaklığı yönetimi başlamış oluyor. Başkaldıran olursa hemen öldürülüyor ve uyumlu olan başa getiriliyor. İşte Arap ülkelerine baktığımızda, krallıklar, emirlikler gibi İngilizlere bağlı diktatörlük yönetimlerince yönetildiklerini görüyoruz.

Türkiye Düşmanlığının 1. Sebebi

Buna karşın, karşılarında Müslüman olmasına rağmen, demokratik bir Cumhuriyetle yönetilen ve başında da halkın seçtiği idareciler bulunan, çağdaş ve ileri bir ülke olan Türkiye bulunmaktadır. Bir tarafta halkını yıllarca Monarşiyle sömüren ve kaynaklarını İngilizlere satan zalim bir ailenin haince yönetimi var, diğer tarafta ise modern bir ülke Türkiye var. Üstüne üstelik Türkiye Müslüman bir ülkedir. İşte bu Türkiye elbette ki zalim Kralların, krallıklarını devam ettirebilmelerinin önünde en büyük engeldir. Çünkü sömürülen Arap halkına kötü (!) örnek olmaktadır.

Böylece Türkiye’nin karalanması ve halkın meyletmesinin önüne geçilmesi lazımdır. Yükselen modern bir Türkiye’nin bu diktatörlerin iktidarlarını tehdit etmesi elbette ki kaçınılmazdır. Arap halklarının da zaman içerisinde bu krallara karşı ayaklanmaları çok olmuştur. Bunun en yakın örneğini Suriye’de yaşadık ve yaşıyoruz. Esed zalimine karşı ayaklanan Suriye halkı halen onurlu bir yaşam için savaşmaktadır. Elbette ki Türkiye bu şerefli mücadeleye desteğini vermekten kaçınmadı. Türkiye’nin Irak, Suriye, Mısır ve Libya’daki desteği kralların düşmanlığının baş sebebini teşkil ediyor. Çünkü sıranın bir gün onlara da geleceğini biliyorlar. Tahtlarını kaybetme korkusu ile ne dini, ne de halkını düşünmeden zalimce davranıyorlar. Ancak bir gün hem dünyada hem de ahirette yaptıklarının hesabını mutlaka vereceklerdir.

Türkiye’nin Müslüman bir Ülke Olmasının yansımaları

Bu arada belirtmek lazımdır ki bu düşmanlık Arap halkından değildir. Daha doğrusu çoğunluğun fikri ve isteği değildir. Genelde çoğunluk Türkiye’yi sevmektedir. İslâm devlerinin birleşmesini ve birlik beraberlik içerisinde refah ve huzurlu bir yaşam sürmeyi istemektedirler. Bu düşmanlık sadece iktidarı elinde bulunduran krallık aileleri ve taraftarlarının azınlık kalabalığıdır. Bunları güçlü kılan da İngiliz desteğidir.

Bu zalimlerin azınlık olmalarına rağmen, çoğunluk neden suskun ve zulmü kabullenmektedir? Bunu toplum psikolojisinden yola çıkarak anlamak lazımdır. Düşman toplum psikolojisi silahını o kadar güzel kullanıyor ki sonuçlarına şaşmamak gerekir.

Hindistan’da filleri nasıl terbiye ediyorlar biliyor musunuz? Size kısaca anlatayım. Bir fili eğitmeye yavruyken başlıyorlar. Daha bebek yaşlardayken onu bir kazığa zincirle bağlıyorlar. Fil küçük olduğu için çırpınsa da o zincirden ve kazıktan kurtulmaya gücü yetmiyor. Böylece yıllar geçiyor. Fil her denemsinde başarısız oluyor ve en sonunda da pes ediyor. Anlıyor ki ne yaparsa yapsın bu zinciri ve kazığı parçalamaya gücü yetmeyecek. Nihayet büyüyor ama ama inancı hala çocuk kalıyor. Koca bir fil olduğu zaman da artık o kazıktan ve zincirden kurtulamayacağına iyice kanaat getirdiği için mücadele etmiyor. İşte böyle, eğer toplumu gücünün olmadığına ikna ederseniz, o da bunu kabullenir ve mücadeleden vazgeçer. Yani umutsuzluk aşılayacaksınız. Sadece hayatta kalması için acil ihtiyaçları karşılanan koca bir fil yapacaksınız.

Radyo, TV, Gazete, diziler, internet, sosyal medyalar, şarkılar ve daha bilmem neler ile Amerika şişiriliyor. Müthiş ordusu var. Onları kimse yenemez. Dolarları var. Cocacolaları bile var. Öyle büyük bir ülke ki ona kafa bile tutamazsın. Oysa ki sen bir de kendine bak. Neyimiz var ki hiçbir şeyimiz. Ne zaman uyanacak olsak bir askeri darbe hoop aynı yere geri dön. Ben hatırlarım bir zamanlar futbolda o kadar kötüyüz ki bizler de futbolcularda kendimize inancımız yok. Avrupa maçlarında yenilip yenilip gerisin geri dönüyoruz. Her maç öncesi umutsuzluk “ Ya hu ne seyredeceğim. Zaten yenileçeğiz.” sözleri hala kulaklarımdadır. Sonra bir gün bir Fatih çıktı. Galatasaray ile destan yazdı. Fatih Terim hocanın bize getirdiği şampiyonluktan öte bir şeydi. Bize umut verdi. İnanç verdi. Avrupalıları yenebileceğimize inandık. Onların da bizden farklı olmadıklarını gördük. Evet onların da iki gözü vardı. İki kulağı vardı. Aynı bizim gibiydiler. Sonrası malum Dünya 3ncüsü olduk. Başarmıştık. Futbolda zinciri kırmış ve kazığı parçalamıştık. Teşekkürler Fatih Terim.

İşte Arap halkları için Türkiye bir Fatih Terim’dir. Onlara güçlerini hatırlatan ve insanca yaşamak için mücadele etmeye devam etmelerini hatırlatan öncü bir devlettir. Sorarım size şimdi siz kral olsanız Türkiye’yi sever miydiniz?

Şimdi biz diyoruz ya “Bunlar nasıl Müslüman?” diye, işte aslında sorun da tam buradan kaynaklanıyor. Düşmanlıkları bizim Müslüman olmamızdan dolayıdır. Çünkü Türkiye hem Müslüman hem de çağdaş bir ülkedir. Türkiye’de özgür ve adil seçimler yapılmaktadır. Arap Halkları da bunu örnek alıyorlar ve yöneticilerine karşı kullanıyorlar. “Hani siz “Seçmek ve seçilmek demokrasi, özgür düşünce iyi bir şey değil bu kafir işidir.” diyordunuz. Ancak bakın Türkiye’ye, Onlar da Müslüman ama gül gibi de geçinip gidiyorlar ve ileri ülkelerin arasında yer alıyorlar. Biz de Türkiye gibi yapabiliriz.” Diyeceğim odur ki eğer Türkiye Hıristiyan bir ülke olsaydı sorun yoktu. Ancak Müslüman bir ülke olunca Arap halklarına örnek teşkil ediyor. Böylece de Arap liderler Türkiye’nin örnek alınmasını hazmedemiyorlar.

Türkiye Düşmanlığının 2. Sebebi

Bu duygusal yaklaşımın ve tahtlarından olma korkusunun yanında diğer 2 nci sebep ise bu liderleri başa getirenlerin, Türkiye’ye karşı bunları bir piyon olarak kullanmak istemeleridir. Elbette ki bu uşaklarda efendilerinin emirlerini yerine getirecektir.

Amerika, Avrupa’nın sömürgeci emperyalistleri ve Siyonist İsrail, Orta doğuda büyüyen ve liderliğe soyunan, büyük bir Türkiye istemiyorlar. Orta Doğu’nun petrolü ve pek çok yeraltı ve yerüstü kaynakları ile insan gücünü kendi çıkarlarına kullanmak isteyen bu sömürgeci taş kafalılar, bölgenin stratejik üstünlüğünden de yararlanmak istemektedir. Akdeniz’deki doğal gaz ve petrolü de ele geçirmeye çalışmaktadır. Arap ülkeleri de Yunanistan ve Ermenistan gibi bu zalimlerin maşası konumundadır.

Bölgesel Savaşlar ve Gelişmeler

Ermenistan’ın Dağlık Karabağı 30 yıldır işgaline ses çıkarmayan İngiltere, Fransa, Türkiye’nin Suriye’deki operasyonlarına ateş püskürmektedir. Ne var ki Allahu Teala’nın “Eğer Mümin iseniz üstün olan sizlersiniz.” ayetini bilmeyen bu zavallılar artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını idrak edemiyorlar.

İşte Dağlık Karabağ; Kahraman Azeri Türkleri Dağlık Karabağ’da tarih yazıyorlar. Allah’ın izniyle Dağlık Karabağ’ı yavaş yavaş geri almaya başladılar. Hocali Katliamının intikamı alınmaktadır. Türkiye’nin Azerbaycan kardeşlerimize yardım ediyor olması bu zalimleri çileden çıkarıyor. Buna karşın, PKK / PYD kendilerine Türkiye’de ve Suriye’de destek veren Ermenilere yardım etmek için Dağlık Karabağ’da Ermenilerin yanında savaşıyor.

Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesi malumdur. Onlarca yıldır kan ağlıyor. Türklerle Kürtleri karşı karşıya getirmek için uğraşan Amerika, İngiltere ve Fransa var güçleriyle çalışıyorlar. Irak, Suriye, Suudi Arabistan, BAE, Yunanistan, Ermenistan aracılığıyla PKK / PYD teröristleri yetiştirenler, Türkiye’nin gelişerek bölgede süper bir güç olmasını istemiyorlar.

Irak ve Suriye hakkında ne yazayım. Zaten canlı şahitleriyiz. Tarihin içinde yaşıyoruz.

Libya malumdur. Askeri darbe ile başa geçemeyen nazi kılıklılar Libya’yı parçalamaya uğraşıyor. Tabi ki Türkiye yine sahnededir.

Mısır’daki askeri darbe maalesef başarılı oldu. Halkın seçtiği lideri zindanlarda katlettiler. Sisi denen hain de Yunanistan ile deniz anlaşması imzaladı. Ancak ilerde kendi ayaklarıyla Türkiye’ye gelecekler. Çünkü aceleyle yaptıkları bu anlaşma onlara pahalıya patlayacak. Yöneticileri kafalarını deve kuşu gibi kibirlerine o kadar gömmüşler ki kazıklandıklarının bile farkında değiller.

Körfezdeki durum ise zaten acınasıdır. Yemen’de iç savaş çıkaranlar, şimdilerde İran’a da kanca attılar. Tüm bu işleri yapanlar yine Suudi Arabistan ve BAE’yi kullanmaktadır. Yemen’de çıkan ayaklanma sonucunda iç savaşa dönüştürüldü. Yemen’deki Zeydi Şiilere (Husiler) karşı Suudi Arabistan destekli bir savaş başlatıldı. Husileri de İran destekliyor. Bu konuyu biraz daha detaylı yazmak isterim ama önce şunu belirtmeliyim. Katar ise bölgede son zamanların yıldız ülkesidir. Ekonomik hamleleriyle son derece zenginleşen Katar, emperyalist güçlere pirim vermeyince üzerine çizik atılarak yalnızlığa sürüklenen bölgenin kimsesiz çocuğudur. Suudi Arabistan, BAE “Müslüman Kardeşler” örgütüne destek veriyor ve İran ile karşılıklı yardımlaşıyor diye bir bahane öne sürerek Katar’ı dışladılar. Peki bu arada boşluğu kim doldurdu dersiniz? Elbette ki yine Türkiye. İşte Bu günkü Suudi Arabistan’ın Türk mallarına boykot yaptırımının sebebi budur.

Şimdi Gelelim Yemen Meselesine:

Ortadoğu’nun en yoksul ülkelerinden Yemen’de Suudi Arabistan’ın öncülüğünde başlatılan savaş üç yıldan uzun süredir devam ediyor. Ülkenin üçte ikisinden fazlası yaşamak için yardıma muhtaç durumdadır. Kıtlık tehlikesi de kapıda bekliyor.

Suudi Arabistan öncülüğündeki uluslararası koalisyonun üç yıldan uzun süredir hava saldırıları düzenlediği Yemen için ardı ardına ateşkes çağrıları geliyor. Suudilere savaşta lojistik ve istihbarat desteği sağlayan ABD’nin geçen hafta yaptığı diyalog çağrılarına İngiltere ve Birleşmiş Milletler’den destek gelse de Riyad, Yemen’in Hudeyde kentini almak için operasyon başlattı. Husiler ise ateşkes için somut adımlar atılması gerektiği görüşünde.

Savaşa Giden Süreç

Aşiret bağları, ideoloji ve mezheplerle iç içe geçmiş istikrarsız bir siyasi yapıya sahip Yemen’de, desteğini önemli ölçüde yitiren Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’in 33 yıllık iktidarına karşı, 2011’de geniş çaplı protestolar patlak verdi.

Arap coğrafyasındaki diğer ayaklanmalarla (Arap Baharı) eş zamanlı gelişen ve hükümetinin istifasını talep eden protestoları yatıştırmak için Ali Abdullah Salih, bazı imtiyazlar verse de istifayı reddetti. Haziran 2011’de bir saldırıda yaralanınca Suudi Arabistan’a kaçıp üç ay kaldı ve ülkesine geri döndüğünde koltuğu devredeceğini duyurdu. Devam eden protestolar eşliğinde Şubat 2012’de koltuğunu yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi’ye a bıraktı. Tek başına girdiği seçimlerden devlet başkanı unvanıyla çıkan Abdurabbu Mansur Hadi, tıpkı selefi Salih gibi Husiler (Zeydi Şiiler) tarafından hoş karşılanmadı.

Husiler, adı daha çok ülkenin Zeydi Şii nüfusuyla anılan Ensarullah (Allah’ın Yardımcıları) grubunun bilinen diğer adıdır. Kökleri ülke yönetiminde yüz yıllarca söz sahibi olan Zeydi mezhebine dayanan ve 90’larda Güney ile Kuzey Yemen’in birleşmesinden bu yana ülkede faaliyet gösteren dini-siyasi gruptur. Kurucu liderleri Hüseyin Bedrettin El Husi’nin adına referansla bu isimle anılıyorlar. Ülkede önemli bir çoğunluğu temsil ediyorlar. 2004’te Ali Abdullah Salih’e karşı yönetimde daha fazla hak talebiyle silahlanıp ayaklanan Husiler’in kurucu lideri Bedrettin El Husi, askeri bir operasyonla öldürülünce yerini kardeşleri devraldı. 2011’e kadar aralıklarla hükümete karşı ayaklanıp çatışan Husiler, 2011’deki Ali Abdullah Salih karşıtı gösterilerde de ön saflardaydı.

Husi savaşçılar tankın üstünde

Abdurabbu Mansur Hadi’nin başkanlık koltuğuna oturmasının ardından başkent Sanaa’nın kuzeyindeki bazı yerleşim yerlerini kontrol altına alan Husiler, zamanla etki alanını arttırdı. Takvimler Ocak 2015’i gösterdiğinde, Husiler, eski Devlet Başkanı Salih’in yanlılarıyla beraber Sanaa’daki başkanlık sarayını kuşatıp Abdurabbu Mansur Hadi’yi istifaya zorladılar. Abdurabbu Mansur Hadi, kaçarak önce memleketi Aden’e ardından Suudi Arabistan’a gitti. Abdurabbu Mansur Hadi, ülkeye geri döndüğünde istifasını geri çekti ve yaşananları bir “darbe” olarak nitelendirdi.

Suudi Arabistan, desteklediği devrik lider Hadi’nin Sanaa’daki başkanlık koltuğuna tekrar oturması hedefiyle Birleşik Arap Emirlikleri, ABD, İngiltere ve Fransa’nın da içinde olduğu uluslararası bir savaş koalisyonu kurup komşusu Yemen’i havadan vurmaya başladı.

Dünyanın en önemli petrol üreticilerinden Suudi Arabistan’a komşu olan Yemen’in, kuzey hattı boyunca Körfez ve Arap Denizi’ne açılan kıyısı olduğundan stratejik önem arz ediyor.

Savaşın tarafları

Bir tarafta, Riyad’ın başını çektiği uluslararası koalisyon ve Hadi’ye bağlı birlikler ile Suudilerin Eritre ve Somali’den getirdiği askerler var. Diğer tarafında ise Koalisyon’un hedefindeki Husiler yer alıyor. Husilerin İran tarafından desteklendiği söylense de Tahran iddiaları yalanlıyor. Ancak Riyad’ın Husi hedeflere başlattığı operasyon İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney tarafından “bir soykırım” olarak nitelendirilmişti.

Kuveyt, Bahreyn, Katar, Fas, Sudan, Ürdün ve Mısır’ın yardım ettiği, ABD, İngiltere ve Fransa’nın lojistik ve istihbarat desteği sağladığı koalisyon, Yemen’deki Husi hedeflerine aralıklarla hava operasyonları düzenliyor. Saldırıları Riyad ile birlikte Birleşik Arap Emirlikleri düzenliyor.

Husiler de balistik füzelerle Suudi Arabistan’a havadan vurma girişimlerinde bulunuyor. En son Kasım 2017’deki füze saldırısı Riyad’ı hedef almış, Suudi Arabistan bunun üzerine Yemen sınırlarını kapatıp ülkeyi ablukaya almıştı.

Güney Yemen’in yeniden kurulmasını amaçlayan ayrılıkçılar da savaşta taraf. Güney Yemen, Kuzey ile birleşip bugünkü yapıya gelene kadar 1967-90 arası Marksist sosyalist yapıda bir demokratik cumhuriyet olarak varlığını sürdürmüştü. Ayrılıkçılar, 2015’te Husiler’in Aden’i ele geçirmesini engellemek için Hadi’ye bağlı hükümet güçleri ile işbirliğine gitmişti.

Bu arada Yemen’deki El Kaide de güneyde dağınık bir biçimde bazı bölgeleri kontrolü altında bulunduruyor.

İnsani kriz boyutu – Yemen’de her 10 dakikada bir çocuk ölüyor

Birleşmiş Milletler’in (BM) deyimiyle Yemen savaşı, dünyanın “en ağır” insanlık krizi. BM verileri 3 yıldan uzun süredir devam eden savaş sebebiyle 28 milyonluk ülkede 22 milyon 200 bin kişinin yardıma muhtaç yaşadığını, 2 milyondan fazla Yemenlinin evlerini terk edip ülke içinde başka şehirlere göç etmek zorunda kaldığını ortaya koyuyor. Çoğu Somali ve Etiyopya’ya göç eden 300 bine yakın sığınmacı ve mülteci var.

BM’ye göre, savaşta 10 binden fazla insan hayatını kaybetti. Yemen Data Project grubunun bildirdiğine göre, Mart 2015 ile Mart 2018 arasında koalisyonun hava saldırılarının yüzde 30’undan fazlası askeri olmayan hedeflereydi.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), temiz su olmaması ve tıbbi tesislerine erişimin yetersizliği sebebiyle kolera salgınının 500 binden fazla kişiyi etkilediğini belirtiyor. 2016’da baş gösteren salgın sebebiyle bir yıl içinde yaklaşık 2000 kişinin öldüğü kaydediliyor. Yardım örgütleri de ülkedeki kıtlık sorununun önlenemeyecek boyutlara gelebileceği uyarısında bulunuyor.

Yemen’e yapılan yardımlarda başı yine Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri çekiyor. Yemen’deki savaşta üç yıldır hava operasyonları yürüten bu iki ülke sadece 2018’de Yemen için BM’ye 930 milyon dolar yardım yaptı. BM’nin insani yardım bütçesinin üçte birine denk gelen bu meblağ geçen hafta İngiltere’nin The Guardian gazetesi tarafından gündeme getirilmiş ve Riyad’ın yaptığı yardımlar aracılığıyla reklamının yapılmasını talep ettiği sızdırılan BM belgeleriyle ortaya çıkmıştı.

Diyalog çabaları

Yemen’de savaşı bitirmeye evrilebilecek bir ateşkes ihtimali önce ABD Savunma Bakanı James Mattis, ardından Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından dile getirildi. Mattis, Washington’da katıldığı bir konferansta, 30 gün içinde tarafları masada görmek istediğini söyledi. Pompeo ise her iki tarafın da silahları susturması çağrısında bulundu. Aden’deki hükümet memnuniyetini dile getirirken Husiler, çağrıları “somut adımların atılması gerektiği” mesajıyla karşıladı.

Kaşıkçı cinayeti neden bu kadar gündem oldu?

Şüpheli ölümüyle Riyad ile Batı arasında bir krizi tetikleyen Kaşıkçı, Suudilerin Yemen’de yürüttüğü savaşı eleştiriyordu. Suudi Arabistan aleyhine faaliyetler yürütüyordu.

Savaştaki ilk diyalog çabası bu değil. Daha önce 2016’da Kuveyt’te yürütülen müzakerelerden bir uzlaşı çıkmamış, Husilerin BM öncülüğünde Cenevre’de yapılması planlanan istişare toplantılarına “güvenlik sağlanmadığı gerekçesiyle” katılmayacağını açıklaması üzerine de diplomatik çabalar suya düşmüştü.

Bugünkü Son Durum

Arap Baharı sonrası devrilen eski cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, Şii Ensarullah Hareketine destek vermeye başlamıştır.Yemen’de bir türlü sağlanamayan istikrar sonucu bir hükûmet krizi oluşmuştur ve Husilerin başkent San’a’yı ele geçirerek, yönetimi devralmasıyla sonuçlanmıştır. Husiler, kısa sürede Taiz gibi büyük güney kentlerini ele geçirmeye başlamıştır. Yemen Ordusu dağılmıştır. Husiler ikinci büyük kent olan Aden’i kuşatmıştır. Bunun üzerine Suudi Arabistan öncülüğünde koalisyon oluşturulmuştur. Koalisyon güçlerinin bombardımanları Husilerin ilerleyişini durdurmuştur. Ne var ki, bu durum Husileri geriletmeye de yetmemiştir. Öte yandan Arap Yarımadası el-Kaidesi ve diğer radikal gruplar ülkenin doğu bölgelerini ele geçirmeye başlamışlardır. Çatışmalar hala devam etmektedir.

Katar’ın Rolü

Bu olayların tam ortasında bir ülke de Katar’dı. Katar başlangıçta koalisyona destek vermesine rağmen sonradan bu desteğini geri çekti. Sonrasında da Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Mısır, Haziran 2017’de radikal İslamcılar ve Müslüman Kardeşler’e destek verdiği ve İran ile yakınlaştığı gerekçesiyle Katar’la diplomatik ilişkileri askıya almış ve Katar’a ulaşımı durdurdu. Katar iddiaları reddetti. Kriz çerçevesinde Katar’ın Suudi Arabistan ile olan tek kara sınırı ve ambargo uygulayan diğer ülkelerle olan hava ve deniz sınırları kapatıldı.

Katar’ın Siyasi Görünümü

Katar Devleti 3 Eylül 1971 tarihinde kurulmuştur. İdare şekli monarşi olan ülke, El Thani hanedanı tarafından yönetilmektedir. Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad El Thani, 25 Haziran 2013 tarihinde yönetimi babası Şeyh Hamad Bin Khalifa El Thani’den devralmıştır. Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyeleri Emir tarafından atanmaktadır.

35 üyeli Danışma Meclisi (Majlis Al Shura) 1972 yılında kurulmuştur. Bakanlar Kurulu ile birlikte ülkenin yasama erkini oluşturmaktadır. Ülke bütçesinin ve yasaların ele alındığı istişari bir organdır.

2003’te halkoyuna sunularak kabul edilen yeni Anayasa’da, 45 üyeli bir Danışma Meclisi kurulması, Meclis’in 30 üyesinin seçimle belirlenmesi, diğer 15 üyenin Emir tarafından atanması öngörülmüştür. Anayasa, Emir tarafından onaylanmasının ardından 8 Haziran 2005 tarihinde Emirlik Kararnamesiyle yürürlüğe girmiştir.

Katar Anlaşmazlığının Çözüm Görüşmeleri

Suudi Arabistan öncülüğündeki grup, anlaşmazlıkların çözülebilmesi için 13 maddelik bir talepler listesi duyurdu. Talepler arasında Katar’a bağlı El Cezire televizyonunun kapatılması, İran ile ilişki seviyesinin düşürülmesi ve Türkiye’nin Katar’daki askeri üssünün kapatılması da yer alıyordu.

Türkiye – Katar İlişkileri

Körfez ülkelerinin Katar’a karşı dışlama politikası uygulamaya başlamasından sonra krizin bir an önce çözülmesi için Türkiye, Cumhurbaşkanlığı düzeyinde Katar’ı ziyaret etti. İki ülke arasında yeni ekonomik anlaşmalar imzalandı. (25.11.2019) Diğer taraftan, Katar’la Dışişleri Bakanlıkları arasındaki siyasi istişarelerin ilki 4 Ekim 2018 tarihinde Bakan Yardımcımız Büyükelçi Sedat Önal ve Katar Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Ahmed bin Hassan El Hammadi’nin eşbaşkanlığında Ankara’da gerçekleştirilmiştir.

CNN’e konuşan El Sani, Türkiye ile ilişkilerin Katar’ın iki buçuk yıllık krize göğüs germesinde yardımcı olduğunu ve ilişkilerde değişiklik istemediklerini belirterek “Kriz sürecinde bize açık olan ve yardım eden her ülkeye müteşekkir kalmaya devam edeceğiz. Onlara asla sırtımızı dönmeyeceğiz” diye konuştu.

El Sani, Katar’ın Müslüman Kardeşler ile doğrudan bağlantıları olduğu yönündeki suçlamaları da reddetti. Müslüman Kardeşler, aralarında Suudi Arabistan’ın da bulunduğu bazı Arap ülkelerinde terör örgütü olarak kabul ediliyor.

Köklü dostluk ve kardeşlik bağlarımızın bulunduğu Katar’la ilişkilerimiz her alanda hızla gelişmektedir. Karşılıklı ziyaretler ilişkilerimize önemli bir ivme kazandırmaktadır. İki ülke arasında bölgesel konularda da yakın bir işbirliği ve eşgüdüm bulunmaktadır.

Ekonomik alanda da ilişkiler hızlandırılmış ve pek çok alanda ticaret başlatılmıştır. Bunlardan başlıca ihracat ürünlerimiz: Elektrik-elektronik aksamı, mobilya, inşaat aksamları, petrol-mineral yağları, süt ve süt ürünleridir. Buna karşın başlıca ithalat ürünlerimiz de işlenmemiş alüminyum, mineral yakıtlar (LNG), plastik ürünleridir.

Sonuç

Artık anlaşılmıştır ki İslam bağlılığı ülkeler arası ilişkilerde etkili bir yaptırım değildir. Bir ülke Müslüman diye ilişkiler iyilikler üzerine kurulamıyor. Bu gerçekten hareket ederek kendi öz milli kimliğimize dönük hareket edilmelidir. Her şeyden önce kendi ülkemizin menfaatleri ön planda olmalıdır. Bu kapsamda Türkiye’nin körfez krizinde izlediği politika kanaatimce doğrudur. Hem çıkarlarımız adına, hem de insanlık adına körfezde Katar’ın yanında yer almak akıllıca bir seçimdir. Çünkü yakın bir zamanda Arap ülkelerinin geri kalanlarında da iç ayaklanmalar baş gösterecek ve Arap halkları hak ettikleri özgür yaşantıyı elde etmek için mücadele edeceklerdir. İşte o günlerde yine yardımcı olarak Türkiye devrede olacaktır.

Emperyalist sömürgeci zalimlerin uşağı olan tüm Krallıklar, emirlikler Allah’ın izniyle yıkılacaktır. Türkiye’ye düşen halk seviyesinde halkın desteğini almak, sempatisini kazanmak, çaresiz ve yardım bekleyen alt tabakaları birleştirerek büyük bir birlik oluşturmaktır. Ancak Türkiye’nin istikbali Arap ülkeleri veya İslamcılık değildir. Zira Arap milliyetçiliği pek güçlüdür. İslamcılığın önündedir. Birleşme toprak bütünleşmesi ile değil, siyasi ve ekonomik birliktelikler şeklinde gerçekleştirilmelidir. Peki istikbal nerededir?

İstikbal doğudadır.

Kaynak: TC. Dışişleri Bakanlığı Resmi Web Sitesi

Sevgi Paylaştıkça Artar
Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir