Ben Köle Değilim

BEN KÖLE DEĞİLİM
-“Nasıl doğduğuma ve nasıl öleceğime ben karar vermedim ama nasıl yaşayacağıma ben karar veririm.”
-“Sen de biz de basit köleleriz. Nasıl böyle konuşabilirsin? Duyarlarsa canından olursun.”
-“Canımı veren ben miyim ki onunla veya onsuz olayım? Yüce yaratıcı herkesi eşit yaratmadı mı? Hepimiz O’nun kullarıyız. Kulun kula köle olması da ne demek? Varsın beni öldürmek için ellerinden geleni yapsınlar. Canı veren tanrı, canımı almak istiyorsa ben mani olamam ama eğer yaşamamı diliyorsa tüm alem bir araya gelse canımı alamaz.”
Derme çatma düzenlenmiş, bir kaç eşyanın olduğu, küçük bir şömine ateşinin zorlukla ısıttığı ahşap baraka da Kunta, siyahi arkadaşlarına bunları anlatırken, kapının önünde nöbet tutan eşi Sara, ev işi yapıyormuş gibi gözükerek köle sahiplerinin veya casuslarının geliş gidişini gözetliyordu.
-“Kim köle olarak yaşamak ister ki ? Ama elimizden ne gelir? Bence sen hayaller peşindesin. Bu sözlerin hepimizi yakar. Bu düşündüklerini unut da yazgına razı ol!”
-“Aa, evet, yazgı! Yani seni, beni, hepimizi yaratan, bizi yaratırken bu efendi olsun, bu köle olsun diye mi yarattı? Ben buna inanmıyorum. Eğer böyleyse de bunu kabul etmiyorum. Söyleyin bana! Hangi kutsal metinde yazıyor? Elçilerden hangisi böyle bir şey söylüyor?”
-“Ne kadar dik başlısın. Bu huyun başını yiyecek ama ben seninle aynı sonucu yaşamak istemiyorum. Daha fazla seni dinlemeyeceğim.”
-“Elbette. İstediğini yapmakta özgürsün. Madem sen özgürlüğünü, köle olmaktan yana kullanıyorsun o halde sana sözüm yok. Seni zorlayacak değilim. Zaten ben size saraylarda bir hayat vadetmedim. Sizden bir ücrette istemedim. Beni neden suçluyorsunuz? Tek istediğim özgür olmak ve gerekirse bu uğurda canımı seve seve vermek. Köle olarak yaşamaktansa, özgür bir insan olarak ölmeye hazırım. Özgür olmayı dilemek suç ise o halde ben suçluyum.”
-“Haydi millet, bu meczubu daha fazla dinlemeyelim. Ben gidiyorum. Kalırsanız da hepiniz öldürüleceksiniz, biliyorsunuz değil mi?”
Kunta sözün bittiği yerdeydi. Onu dinlemeye gelen kampın köleleri birer ikişer söylenerek ayrılmaya başladılar. Kunta köşede bir yere çömeldi ve düşüncelere daldı. Üzgündü. Özgürlüğün lezzetini dostlarına anlatamıyordu. Bu işlerin birlik ve beraberlik içerisinde olması gerektiğini o da biliyordu ama eşi hariç kimse onu desteklemiyordu. İçeride kimseler kalmayınca eşi Sara, kulübeye girdi. Sara şefkatle kocasının yanına geldi ve yanına oturdu.
-“Ne zamana kadar bu laf anlamazlara laf anlatacaksın? Görmüyor musun seni dinleyen yok? Üzülme artık ne olursun.”
-“Oo Sara, Sara, biliyorum ki bir gün rüyalarım gerçek olacak. Belki ben o günleri göremeyeceğim ama önemli değil, üzülmüyorum. Çünkü ben, o özgür günleri rüyalarımda görüyorum. Yine de, ne olursa olsun düşüncelerimden, hayallerimden asla vazgeçmeyeceğim. Başıma ne gelirse gelsin, gerekirse tek başıma, Hak yolda cesaretle yürüyeceğim.”
-“Her zaman seninleyim, biliyorsun değil mi?”
-“Evet kadınım, biliyorum ama bu kez benimle olmamalısın. Karnındaki bebeğimizi düşünmelisin. Bana ne olursa olsun, uzakta kalmalı ve bebeğimizi doğurmalısın.”
O esnada dışardan feryatlar yükselmeye başladı. Sara kapıya doğru fırladı ve kapının aralığından dışarıya baktı. Gözleri kocaman açılmış halde “Buraya geliyorlar.” dedi ve korkuyla kocasına “Kunta, hemen kaçmalısın” diyebildi.
Gelenlerin tekmelemeleriyle kapı, büyük bir gürültüyle kırılarak açıldı. Bir anda eli sopalı, kırbaçlı adamlar içeriye doluşuverdi. Bazılarının elinde de alev alev yanan meşaleler vardı. Derhal bir kaç adam Kunta’nın üzerine çullandı. Tekma tokat giriştiler. Sopalarla vurmaya başladılar. Bir yandan da “Burada ne işler çevirdiğini bilmediğimizi mi sanıyordun?” diye bağırıyorlardı. Diğerleri de ortalığı kırıp dökmeye başladılar. Kunta darbelerden yere yığıldı. Yüzünden gözünden kanlar akıyordu. Sara ne kadar da yapmayın, etmeyin diyerek kendisini ortaya atsa da, bir kaç tekme ile yan tarafa devrilmişti.
İri yarı iki adam Kunta’nın kollarından tutup onu sürüyerek dışarı çıkardılar. Bir kişi de Sara’yı dışarıya sürükledi. Gelenlerin başındaki adam “Yakın!” dedi. Ellerinde meşale olanlar hemen kulübeyi ateşe verdiler. Kamptaki diğer tüm köleler de bir köşeye toplanmışlar ve başlarında ki silahlı adamların zoruyla olanı biteni gözyaşlarıyla izliyorlardı. Alevler kulübeyi küle çevirirken, o bölgenin sahibi patron kölelere dönerek:
-“Bu hepinize ibret olsun. Kim ki baş kaldırır ve kaçmaya çalışırsa işte sonu böyle olur. Sakın ha! Değil özgür olmak, bu düşünceleri aklınızdan bile geçirmeyin! Yoksa gözünüzün yaşına bakmam, gerekirse hepinizi birden asarım.”
Sara’yı tutan adam patrona doğru yanaştı. Çekingen bir halde: “Patron, bu kadın hamileymiş. Ne yapmamı istersin?” dedi. Patron birden kahkaha atmaya başladı.
-“Diğer kölelerin arasına atın, gitsin! Desene bu ahmak adamı öldürsek de kölelerimizin sayısı azalmayacak.”
Bu sırada yan taraftaki ağacın dalına ip atılmış ve Kunta’yı asmak için darağacı hazırlanmıştı. Kunta’yı ipe doğru sürüklediler. Köleler arasından çığlıklar yükseldi. Asılmaması için yalvarıyorlardı ama patron tüm yakarmalara sağırdı. Bir kaç kişi ipi Kunta’nın boynuna zorla geçirdi ve bir atın üzerine oturttu. Patron durumdan keyif alırcasına alay ederek Kunta’ya döndü:
-“Ee, Özgür Adam!? Söyle bakalım! Demek özgürlük istiyorsun ha?”
-“Hayır, ben asla özgürlük istemedim. Çünkü ben zaten özgürdüm. Özgür doğdum, özgür yaşadım ve özgür ölüyorum. Ama sen, korkularının kölesi bir zavallısın.”
Patron öylesine hiddetlendi ki yüzü kıpkırmızı kesildi. Öfkeyle çılgınca bağırmaya başladı.
-“Asın! Asın bu köleyi! Derhaall asıın!”
Adamlardan biri atın bacaklarını tokatladı. At ileri fırladı. Kunta atın sırtından aşağıya yuvarlanırken gözleri, eşinin gözleriyle çakıştı. Yüzünde bir tebessüm vardı. Bağırışmalar arasında Kunta’nın ağzından dökülen son sözlerini bir tek Sara anlamıştı.
-“Ben köle değilim.”

Sevgi Paylaştıkça Artar
Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir