Peygamberimizin (sav) Fiziki Görünüşü | Şemail, Hilye, Siyer

1. Hilye, Şemail nedir?
Hilye, hilye-i şerîf, hilye-i saâdet ya da hilye-i nebî, Osmanlı hattatlarca 17. yüzyılda geliştirilen bir süsleme sanatı. Kelime anlamı olarak süs, ziynet, güzellik gibi anlamlara gelen hilye bunların yanında suret, sıfat, hilkat gibi anlamlar da taşımaktadır. Evlere hilye asılmasının ev halkını hastalıktan ve kötülükten koruyacağına dair bir inanış olmasına rağmen bu doğru değildir.
Şemail kelimesi “şimal”den türemiştir. Bu kelime “karakter, huy, hal, hareket, davranış ve tavır” gibi anlamlar taşır. Şemail kelimesi ilk başlarda daha geniş anlamlar içerse de, zaman içinde özelleşmiş ve Peygamber Efendimiz (sav)’in nasıl bir yaşam sürdüğü ile ilgili detayları ve kişisel özelliklerini ifade eden bir terime dönüşmüştür.
Hilye aslen Muhammed bin Abdullah’ı görenlerin göremeyenlere onu anlatımlarıdır. Bu anlatımlar içerisinde Ali ve Enes bin Mâlik gibi ilk müslümanların anlatımları önemli bir yer tutar. İslam adetleri Muhammed’in resminin çizilmesini hoş görmediğinden dolayı onu sözle tasvir etme yöntemi tercih edilmiş ve hilye geniş bir kullanım alanı bulmuştur. Osmanlı’da hattatlar bu anlatımları süslü bir biçimde levhalara işleyerek hilyeyi sanat haline getirmişlerdir.
Bilindiği kadarıyla tarihteki levha halindeki ilk hilyenin hattatının Hâfız Osman olduğu görüşü kabul görmektedir. En çok yazılan hilye ise Tirmizi’ye ait olan Şemail’de geçen Ali bin Ebu Talib tasviridir. Büyük ebatlarda ilk büyük hilye yazarının ise Kazasker Mustafa İzzet Efendi olduğu bilinmektedir.
Edebiyatımızda Peygamber Efendimizin fizikî ve rûhî güzelliklerini anlatan pek çok eser yazılmıştır. Hilyelerin mensur ya da manzum olma şartı yoktur. “Yâ Ali, hilyemi yaz ki vasıflarımı görmek, beni görmek gibidir.” mealindeki hadîs, şairlerimiz arasında revaç bulmuştur. Yazarların ve şairlerin bu husustaki en büyük kaynakları da Hz. Ali’nin Peygamber Efendimiz ile ilgili söyledikleri olmuştur.
Türk edebiyatında hilye türünün ilk örneğini Hâkânî Mehmed Bey (?-1606) vermiştir. “Hilye-i Hâkânî” diye bilinen eserin tamamı 712 beyittir. Bu esere daha sonra, çok sayıda nazîre yazılmıştır. Eser mesnevi şeklinde yazılmış olup, dili ve anlatımı yalındır. Şair, Peygamber Efendimizin yüzü ile ilgili hususları dile getiriyor.
2. Hilye-i Hakani’den örnek beyitler
2.1. İttifak itdi bu mânâda ümem Ezherü’l-levn idi fahr-i âlem (Bütün ümmet Peygamber Efendimizin yüzünün aydınlık, parlak olduğu hususunda birleşmiştir.)
2.2. Yüzünün hâli idi ağı katı Ruhların sâf idi sâfî sıfatı (Yüzünün akı lekesiz bembeyazdı, yanakları da yüzü gibi tertemizdi.)
2.3. Reng-i rûyu gül ile yek-dil idi Gül gibi kırmızıya mâ’il idi (Yüzünün rengi gül rengiydi. Yani gül gibi kırmızıya çalıyordu.)
2.4. Kaplamışdı yüzünü nûr-ı sürûr Sûre-i nûr idi yâ matla’-ı nûr (Onun yüzünü sevinç nûru kaplamıştı. Çünkü o yüz yâ Nûr Sûresi, ya da güneşin doğuş yeriydi.)
Bu beyitte Peygamber Efendimizin yüzünün parlaklığına temas edilirken aynı zamanda Nûr Sûresine de telmihte bulunuluyor ki Peygamberimizin yüzü daima Nûr Sûresine teşbih edilir. Saçları ise siyahlığından dolayı “Velleyl” ile tarif edilir.
2.5. Mushaf-ı hüsn idi ol vech-i cemîl Hatt-ı ruhsâresi nass-ı tenzîl (O gül yüz, güzellik mushafıydı, yanağındaki yazıyı andıran tüyler, indirilen Kur’ân’ın gerçek deliliydi.)
Burada Peygamber Efendimizin yüzü Kur’an sayfasına, yüzündeki tüyler ise yazılara (âyetlere) benzetiliyor. “Hat” kelimesi hem yazı hem de yüzdeki tüyler anlamındadır. Şair bu kelimeyi tevriyeli olarak kullanıyor.
2.6. Gün yüzünden utanıp âb-ı hayât Meskenin etdi verâ-yı zulumât (Ölümsüzlük suyu, güneş gibi parlayan yüzünden utandığı için karanlıklar ötesinde yerleşti.)
Bu beyitte “âb-ı hayât” (ölümsüzlük suyu) mazmununa işarette bulunuluyor. Âb-ı hayât, efsaneye göre karanlıklar ülkesinde bir yerdedir. Şair bu durumu bildiği halde, âb-ı hayatın karanlıklar ötesinde bulunma sebebini, suyun Peygamber Efendimizin parlak yüzünü görüp, kendi parlaklığından utanmasına bağlıyor, böylece hüsn-i talil sanatı yapıyor.
2.7. Vech-i berrâkının ashâb-ı safâ Humreti gâlib idi der hattâ (Ashap, Peygamber Efendimizin aydınlık yüzünün biraz fazlaca kırmızı olduğunu söylerdi.)
2.8. Gökde olmuşdu o rûy-ı rengîn Şem’-i cem’-i harem-i illiyyîn (O parlak yüz, gökte gizli ve mukaddes yerlere ait toplantıların mumuydu.)
Şair, Peygamber Efendimizin yüzünün parlaklığını güneşe benzetmektedir.
2.9. Ana vermişdi kemâl-i zînet Kâtib-i çehre-guşâ-yı fıtrat (O’na, yaratılış çehresine şekil veren Kâtib, bütün güzelliği vermişti.)
2.10. Arak-âlûd olıcak ol sultân Gül-i pür jâleye benzerdi hemân (O sultan tere bulanınca üzerine çiğ düşmüş güle benzer.)
Peygamber Efendimizin terlerinin gül gibi kokmasına telmihte bulunulurken, ayrıca güzel bir tasvirde de bulunuyor.
2.11. Hem demişler dürür eşrâf elhâk Ârız-pâk arak-nâk olıcak (Ayrıca, büyükler, “Doğrusu temiz yanağı terleyince)
2.12. Dâne-i dürr gibi rûyında teri Hoş-nümâ eyler idi ol güheri (Yüzünde inci tanesi gibi duran ter, o cevheri güzelleştirir” derler.)
2.13. Şem’-i ruhsârı dönerdi mâha İki kandîl idi arş-ı ilâha (Yanaklarının mumu aya benzerdi ve sanki kutsal arş’ın iki mumuydu.)
2.14. Itr-ı hûbıyla pür olurdu meşâm Bûy-ı misk idi yâhûd anber-fâm (Burunlar, onun amber veya misk kokusunu andıran güzel kokusuyla dolardı.)
2.15. Terlese ol gül-i gülzâr-ı sürûr Cûş ederdi sanasın kulzüm-i nûr (O mutluluk bahçesinin gülü terlediği zaman, nûr denizi dalgalandı sanırsın.)
2.16. Nitekim şu’le-i şem’-i hâver Berk ururdu ruh-ı pâkinde o ter (Nitekim gün doğusu mumunun ışığı olan o tertemiz yanağında şimşek gibi parlardı.)
2.17. Olup envâr-ı ruhı iki alev Der ü dîvâra salardı pertev (İki aleve benzeyen iki parlak yanağı her yanı aydınlatırdı.)
2.18. Berg-i gül gibi o rûy-ı nîgû Terlediğince olurdu hoş-bû (O güzel yüz, gül yaprağı gibi terledikçe daha hoş kokular saçardı.)
2.19. Gördü Kevser arak-ı gül-bûyın Nice akmasın ağzı suyın (Cennetteki Kevser ırmağı onun gül kokan terini gördü, nasıl ağzının suyunu akıtmasın.)
2.20. Dahî sîmâ-yı şerîfinde anun Bilinürdi garazı ol cânun (Ayrıca onun şerefli yüzünde, niyetinin ne olduğu sezilirdi.)
2.21. Nûr idi âyine-i vech-i Nebî Zâhir olurdu rızâ vü gazabı (Peygamber Efendimizin yüzünün aynası nûrdu; onda rızâ ve gazap açıkça görünürdü. (Kalbinde olan yüzüne yansırdı.)
2.22. Kendi nefsi içün ol pâk-neseb Etmedi kimseye ömründe gazab (O soyu temiz, kendisi için ömrü boyunca kimseye gazap etmedi.)
2.23. Olmadı hergiz o la’l-i nâ-yâb Hiç kimseyle cihânda şeker-âb (O, eşsiz yâkut dudaklı, dünyada kimse ile kırgın olmadı.)
3. Şemail ve Hilye arasındaki fark nedir?
Asırlar boyunca hilyeler, şemail eserleriyle birlikte Hz. Peygamber’in aziz hatırasını yaşatma ve O’nun örnek kişiliğini sonraki nesillere aktarma konusunda önemli bir işlevi yüklene gelmişlerdir. Tür olarak zaman zaman birbirlerine karıştırıldıkları da görülen şemail ve hilyelerin arasındaki temel fark kısaca şu şekildedir:
Şemail eserlerinde konu edilen Hz. Peygamber’in beşerî yönü, yaşama üslubu ve şahsi hayatıdır. Bu bağlamda şemailler kişisel portreler olarak karşımıza çıkarlar ve hilyelerden çok daha hacimli eserlerdir. İlk dönem eserlerinde şemail ve hilye arasında kesin bir ayrımdan söz edemeyiz. Kimi kaynaklarda şemail teriminin hilye yerine kullanıldığı da görülmekteydi.  Öte yandan şemâillerde hilyelerde ele alınan Hz. Peygamber`in fiziksel özellikleri de yer alabiliyordu ve şemâiller hilyeleri de kapsayıcı nitelikteydi. Tarihi süreç içerisinde ise şemail ve hilyenin ayrı ayrı anlatım tarzları olarak ortaya çıktığı görülmektedir.
Hilyelerde ise yukarıda belirttiğimiz gibi sadece Hz. Peygamber’in fiziksel özellikleri ele alınır. Ayrıldıkları bir diğer nokta ise hilyelerin zamanla yazılı metin formundan görsel levha formuna doğru tekâmül edişidir.
4. Hilyelerin yoğun ilgi görmesinin sebepleri
Müslümanlar arasında hilyelerin gördüğü yoğun ilgi çeşitli sebeplerle açıklanıyordu. Ancak bunlardan en önemlisinin Hz. Ali’den rivayet edilen, “Hilyemi gören Beni görmüş gibidir. Beni gören insan bana muhabbetle bağlanırsa Allah ona cehennemi haram kılar; o kişi kabir azabından emin olur, mahşer günü çıplak olarak haşredilmez” mealindeki hadis olduğu kuşkusuzdur. Ayrıca İslam inancında putlaştırılabilecek kimselerin tasvirlerinden şiddetle kaçınılmıştır. Bu sebeple, bir kaç asılsız minyatür dışında hiç kimse Resulullah’ın resmini çizmeye cesaret edememiştir. Yazılı olarak ifade etmek daha dinsel gelmiştir.
5. Hilye Geleneğinin Ortaya Çıkışı
Hilyeler ilk zamanlarda küçük yazılı metinler olarak ortaya çıkmışlardı. Bir sevgi ve sadakat nişanesi olarak, yazılan bu hilye metinlerini önceleri mü’minler kalpleri üzerindeki göğüs ceplerinde taşırlardı. Ancak Osmanlı dönemine gelindiğinde hilye geleneği asıl ihtişamlı örneklerini levhalar üzerinde verecektir. Divan şiirindeki ilk manzum hilye örneği ise Hakanî Mehmed Bey’e ait olandır. Günümüzde de ilgi görmeye devam eden eser Hilye-i Hakanî olarak isimlendirilmiş, Ziya Paşa ve Muallim Naci gibi edebî görüşleri birbirlerine zıt büyük şairler bile eserin ihtişamı konusunda mutabık kalmışlardır.
Allah Resulü’nü anlatmak üzere Miraciye, Muhammediye ve Mevlid gibi pek çok özgün edebî türün doğuşuna vesile olan Osmanlı sanatkârları hilyeler için de özgün bir form olarak levhaları ortaya koymuşlardır. Bugün hilye denilince akla gelen levha formunun ilk olarak Hattat Hafız Osman tarafından 1668 yılları dolaylarında ortaya konulduğu kabul edilmektedir.
6. Hilye rivayetleri
Hilye yazıcılığında en çok Hz. Ali ve Hz. Hasan’ın rivayetleri güvenilir kaynaklar olarak esas alınmıştır. Hz. Ali’nin torunlarından İbrâhîm b. Muhammed rivâyet ediyor:
“Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimiz’i anlatırken O’nun şöyle tavsîf ederdi: “Peygamber Efendimiz, ne aşırı derecede uzun, ne de içiçe girmişçesine kısa idi; O, bulunduğu topluluğun orta boylusu idi. Saçları, ne kıvırcık ne de dümdüzdü; hafifçe dalgalı idi. Tombul yüzlü ve yumru yanaklı değildi; yüzünde hafif bir değirmilik vardı. Mübârek yüzlerinin rengi kırmızıya çalar şekilde beyaz; gözleri siyah; kirpikleri sık ve uzun; kemiklerinin eklem yerleri ile omuz başları iri yapılı idi. Vücûdu tüysüz olup, göğsünden göbeğine doğru inen ince bir tüy şeridi vardı. El ve ayak parmakları kalınca idi. Yürürken, meyilli ve engebeli bir yerde yürürcesine ayaklarını sertçe kaldırırlar (sürümezler) ve adımlarını genişçe atarlardı. Bir kimseye baktıkları zaman, yalnızca başlarını çevirerek değil, bütün vücudları ile o tarafa yönelirlerdi. Sırtında kürekleri arasında “Nübüvvet Mührü” vardı. Bu, O’nun, peygamberler zincirinin son halkası oluşunun nişânesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak tabîatlisi ve en arkadaş canlısı idi.”
7. Hilye’nin Bölümleri
Toplamda sekiz bölümün bulunduğu hilye dört ana bölümden oluşur. Bunlar “başmakam”, “göbek”, “kuşak” ve “etek”tir. Diğer dört bölüm ise ana bölümleri tamamlayıcı olarak işlev görürler.
7.1. Başmakam
Hilyenin en üst kısmında yer alan bu bölümde besmele yer alır.
7.2.Kuşak
Bu bölümde Muhammed ile ilgili kısa bir ayet bulunur. Bu ayet genellikle Enbiya Suresi’nin 107. ayeti yani “Biz âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” kısmı bulunur. Ancak bazı hilyelerde bu kısma “ey habibim sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” manasına gelen “levlâke levlâk lema halakatu’l-eflâk” hadisi de yazılırdı.
7.3. Göbek
Hilye metninin en uzun bölümünün yerleştirildiği bu bölüm yuvarlak veya ovaldir. Muhammed ile ilgili anlatımların yer aldığı bölümde şu bilgiler bulunur:
“Hz. Peygamber ne çok uzun ne de çok kısa idi. Kavminin orta boylusuydu. Saçları ne kıvırcık ne de düz uzun idi, dalgalıydı. Yüzü ne aşırı dolgun ne de yuvarlak idi, hafif değirmi bir çehresi vardı. Pembe beyaz tenli, iri siyah gözlü ve uzun kirpikliydi. Mafsalları iri ve omuzları geniş idi. Göğsünde tüy olarak göbeğine inen ince bir hat vardı. El ve ayak parmakları kalınca idi. Yürüdüğü zaman hafif yokuş iner gibi rahat ve kuvvetli adımlarla ilerlerdi. Birine baktığında ona bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında nübüvvet mührü vardı ve kendisi peygamberlerin sonuncusuydu. İnsanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısıydı. Onu ansızın görenler heybetine kapılır fakat şahsıyla yakınlık kuranlarda bu hâl sevgiye dönüşürdü. Kendisini tanıyan kimse ‘ne ondan önce ne de ondan sonra bir benzerini gördüm’ derdi. Allah’ın salât ve selamı onun üzerine olsun.”
7.4. Etek
Göbek kısmına sığmayan hilye metninin devamı bu bölüme yazılır. Metnin son satırında ise hilye yazarının adı ve hilyenin yazılış tarihi yer alır.
7.5. Diğer bölümler
Ana bölümlerin dışında kalan bu dört bölüm göbeğin etrafında yer alan dört daire şeklindedir. Çoğunlukla dört halifenin yazıldığı bu dört bölümde kimi zaman Muhammed’in dört ismi yer alır.
Ayrıca bazı hattatlar hilyelerinde dört yerine altı daireye yer verir. Bu fazladan iki daireye ise Muhammed’in torunları olan Hasan ile Hüseyin’in ismi yazılır.
8. Siyer nedir?
Siyer, İslam dini literatüründe peygamberlerin, din büyüklerinin ve halifelerin hayat hikâyesidir. Siyer, divan edebiyatında sadece din büyüklerinin değil, hükümdarlar gibi önemli kişilerin hayat hikâyesi anlamında da kullanılır. Kısası Enbiya, hilye, mevlid, şemail kitapları Siyer başlığı altında ele alınan yazım çalışmalarıdır. Siyer, sire ve siret kelimelerinin çoğuludur ve yol anlamına gelir. Hayat tarzı veya biyografi anlamında kullanılır. Siyer-i Nebi adıyla, Muhammed Peygamber’in hayatını anlatan manzum ve mensur kitaplar ortaya çıkmıştır. Bu anlamda Siyer, Muhammed’in hayatı demektir. Başlangıçta Hadis kitaplarında siyer başlığı altında ele alınan siyer, sonradan ayrı kitap yazımlarına konu olmuş ve hadisten ayrılmıştır. Fıkıh kitaplarında da siyer başlığı vardır.
9. Sahabelerden aktarılan rivayetler
9.1. Peygamber Efendimiz (sav)’in Dış Görünümü ve Güzelliği
Sahabeleri Peygamberimiz (sav)’in güzelliğini şöyle anlatıyorlardı:
“Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem çok yakışıklı ve alımlı idi. Mübarek yüzü ayın on dördündeki dolunay gibi parlardı… Burnu gayet güzel idi… Gür sakallı, iri gözlü, düz yanaklı idi. Ağzı geniş, dişleri inci gibi parlaktı… Boynu sanki bir gümüş hüzmesi idi… İki omuzu arası geniş, omuz kemik başları kalın idi…”  (Büyük Hadis Külliyatı, Cem’ul-fevaid min Cami’il-usul ve Mecma’iz-zevaid, İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, 5. cilt, İz Yayıncılık, s. 31)
Enes b. Malik (ra) anlatıyor:
“Resulullah Efendimizin boyu; ne çok uzun, ne de fazla kısa idi. Teni de ne duru beyaz, ne de koyu esmerdi. Saçları ise ne düz, ne de kıvırcık idi. Kırk yaşına geldiğinde, Allah Teala O’nu peygamber olarak gönderdi. Peygamber olduktan sonra, Mekke’de on sene, Medine’de de on yıl kaldı ve altmış yaşlarında vefat etti. Bu fani hayata veda ettiklerinde, saçında ve sakalında yirmi tel ak saç yoktu.” (Sünen-i Tirmizi Tercümesi, Çeviren: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, 4.cilt, s.201)
“Resulullah (sav) beyaz, güzel ve mutedil (yavaş ve mülayim, itidalli) idiler.” [Hz. Ebu Tufeyl (ra),G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 1. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 519/1]
Enes b. Malik (ra) anlatıyor:
“Peygamber Efendimiz (sav) orta boylu idi; uzun da değildi, kısa da değildi; hoş bir görünüşü vardı. Saçı ise ne kıvırcık, ne de düzdü. Mübarek (İlahi hayrın bulunduğu şey, bereketlenmiş, çoğalmış, hayırlı, uğurlu) yüzlerinin rengi ise nurani beyazdı.” (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 2. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 7-8)
Bera b. Azib (ra) anlatıyor:
“… Resullullah Efendimiz’den daha güzel birini görmedim. Omuzlarını döğen saçları vardı. İki omuz arası genişçe idi. Boyu ise ne kısa idi, ne de uzundu.” (Sünen-i Tirmizi Tercümesi, Çeviren: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, IV.cilt, s. 210)
Hz. Ali’nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra) rivayet ediyor: Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimiz (sav)’i anlatırken Onu şöyle tavsif (vasıflandırırdı) ederdi:
“Peygamber Efendimiz (sav), ne aşırı derecede uzun, ne de kısa idi; O bulunduğu topluluğun orta boylusu idi. Saçları, ne kıvırcık ne de dümdüzdü; hafifçe dalgalı idi. Mübarek yüzlerinin rengi kırmızıya çalar şekilde beyaz; gözleri siyah; kirpikleri sık ve uzun; omuz başları iri yapılı idi… O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak tabiatlısı ve en arkadaş canlısı idi.
Kendilerini ansızın görenler, O’nun heybeti karşısında çok şiddetli heyecanlanırlar; üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O’nu her şeyden çok severlerdi. O’nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse; ‘Ben, gerek ondan önce, gerek ondan sonra, onun gibi birisini görmedim.’ demek suretiyle, O’nu tanıtma hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah’ın salat [dua, Peygamberimiz (sav)’e yapılan dua, istiğfar, rahmet, namaz] ve selamı O’nun üzerine olsun.” (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 18-19)
Hz. Hasan (ra) naklediyor:
“Resulullah Efendimiz, yaradılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay halindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa idi. Saçları kıvırcık ile düz arası idi; şayet kendiliğinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, değilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuşaklarını geçerdi.
Peygamber Efendimiz (sav)’in rengi, ezher’ul-levn (pek beyaz ve parlak renk) idi, yani nurani beyazdı. Alnı açıktı. Kaşları; hilal gibi, gür ve birbirine yakındı.Boynu, saf mermerden meydana gelen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücudunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup yakışıklı bir yapıya sahipti…” (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 22-23)
Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor:
“Hazreti Peygamber (sav), gümüşten yaratılmış gibi nurlu beyazdı; saçları da hafif dalgalı idi.” (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 28-29)
“Allah Resulünün alnı geniş olup hilal kaşlıydı, kaşları gürdü. Iki kaşı arası açık olup, halis bir gümüş gibiydi. Gözleri pek güzel, bebekleri simsiyahtı. Kirpikleri birbirine geçecek şekilde gürdü… Güldüğünde dişleri çakan şimşek gibi parıldardı. Iki dudağı da emsalsiz şekilde güzeldi… Sakalı gürdü. Boynu pek güzeldi, ne uzun ne kısaydı. Boynunun güneş ve rüzgâr gören kısmı, altın alaşımlı gümüş ibrik gibi gümüşün beyazlığı ve altının da kırmızılığını yansıtır şekilde parıldardı… Göğsü genişti, göğsünün düzlüğü aynayı, beyazlığı da ayı andırırdı… Omuzları genişti… Kol ve pazuları irice idi. Avuçları ipekten daha yumuşaktı.” (Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 820)
Peygamber Efendimiz (sav)’in hicret yolculuğu sırasında çadırını ziyaret ettiği Ümmü Mabed isimli cömertliği, iffeti ve cesareti ile tanınan biri, Peygamber Efendimiz (sav)’i anlatılanlardan tanıyan kocasına, onu şöyle tarif etmiştir:
“Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; zayıf ve ince de değildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıkları gümrahtı (bol, gür). Sesi kalındı. Sustuğu zaman vakarlı (ağırbaşlılık, halim ve heybetli oluş), konuştuğu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuşuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse ne kısa ne de uzun olduğunu hissederdi. Üç kişinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. Arkadaşları, ortalarına almış durumda hep onu dinlerler; buyurduğu zaman da hemen buyruğunu yerine getirirlerdi. Konuşması tok ve kararlı idi.”(İbni Sa’d, Tabakat, I, 230-231; Taberani, el-Mu’cem’ül-Kebir, IV, 49, nu:3605, VII, 105, nu:6510; Hakim, el-Müstedrek, III, 9-10; Beyhaki, Delail’ün-Nübüvve, I,)
9.2. Peygamberimiz (sav)’in Şemaili
Osmanlı döneminin önemli alimlerinden olan Ahmet Cevdet Paşa, Peygamber Efendimiz (sav)’in anlatılan özelliklerini bir özet haline getiren bir çalışma yapmıştır. Bu çalışması “Kısas-ı Enbiya” adlı eserinin IV. cüzünde, “Bazı Evsaf-ı Seniyye-i Muhammediyye” başlığı altında gerçekleşmiştir:
“… Mübarek cismi güzel, hep azası mütenasip (uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan), endamı gayet matbu, alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzun (yakışıklı, her bir vasfı ölçülü) ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Mubarek cildi ise ipekten yumuşak idi.
Kemal-i itidal üzere büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, oval yüzlü idi. Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzel, büyücek ve iki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakın idi.
O Nebiyy-i Mücteba (seçilmiş, kıymetli peygamber), ezherüllevn (rengi nurlu, parlak) idi; yani ne ak, ne de kara esmer, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mail (benzer) beyaz ve nurani ve berrak olup, mübarek yüzünde nur lemean (parlardı) ederdi. Dişleri, inci gibi abdar (parlak, sağlam vücutlu) ve tabdar (ışıklı, parlak, büklümlü, kıvrımlı) olup, söylerken ön dişlerinden nur saçılır; gülerken, fem-i saadeti (saadetli ağzı), bir latif (mülayim, yumuşak, nazik, güzel) şimşek gibi ziyalar (ışıklar) saçarak açılır idi…
Alem-i bekaya (geride kalanların dünyasını) rihlet (göçmek, ölmek) buyurduklarında saçı, sakalı henüz ağarmaya başlamış, başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz var idi.
Havassı (duyular) fevkalade kavi (sağlam, kuvvetli) idi. Pek uzaktan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görür idi. Elhasıl (sözün özü), en mükemmel ve müstesna surette yaratılmış bir vücud-ı mes’ud (mutlu vücudu) ve mübarek idi… Onu ansızın gören kimseyi sevgi alırdı ve Onunla ülfet ve musahabet (sohbetler, konuşup görüşmeler) eyleyen kimse, Ona can ü gönülden aşık ve mühib olurdu. Ehl-i fazl’a (kerem, ilim sahibi), derecelerine göre ihtiram (hürmet, saygı) eylerdi. Akrabasına dahi pek ziyade (çok bol, fazladan) ikram eylerdi. Lakin (ancak) onları, kendilerinden efdal (daha faziletli, daha layık, daha iyi) olanların üzerine takdim etmezdi.
Hizmetkarlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara dahi onu yedirir ve onu giydirir idi.
Sahi (cömert, eliaçık, herkese iyilik etmek isteyen) ve kerim (herşeyin iyisi, faydalısı), şefik (şefkatli, esirgeyen, merhametli) ve rahim (rahmet edici, bağışlayan), şeci (kahraman, yiğit) ve halim (yumuşak huylu, hoş muamele yapan) idi. Ahd ü va’dinde (söz vermede) sabit, kavlinde (sözünde) sadık idi. Elhasıl (neticesi), hüsn-i ahlakça (ahlak güzelliği) ve akl-ü zekavetçe (keskin anlayışı olan akıl) cümle(bütün, tam) nasa (insanlara) faik (üstün, üstünde) ve her türlü medh ü senaya (övgüye) layık idi.
Yemede, giymede kadar-ı zaruret (yoksulluk derecesinde) ile iktifa (yetinir) ve ziyadesinden (fazlasından) iba eylerdi (çekinirdi)” (Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, IV. Cüz, Kanaat Matbaası, İstanbul 1331, s. 364-365)
9.3. Peygamber Efendimiz (sav)’in Nübüvvet (peygamberlik) Mührü
İslami kaynaklarda ve rivayetlerde Peygamber Efendimiz (sav)’in kürek kemikleri arasında bulunan bu işarete “nübüvvet mührü” ismi verilir. Peygamberimiz (sav)’in mührüne benzer peygamberlik işaretlerinin diğer peygamberlerde de olduğu, ancak Peygamberimiz (sav)’inkinin daha farklı olduğu el-Müstedrek tarafından Vehb b. Münebbih (ra)’den şöyle nakletmiştir:
“… Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki, onun sağ elinde peygamberlik beni (şamet’ün-nübüvve) olmamış olsun. Ancak bizim Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam bunun istisnasını teşkil etmektedir. Zira Onun peygamberlik beni, (sağ elinde değil) kürek kemikleri arasındadır. Peygamberimiz (sav) bu durum sorulunca: ‘Kürek kemiklerim arasında bulunan bu ben, benden önceki peygamberlerin beni gibidir.’ demiştir.” (Tirmizı’nin Şemail isimli kitabının tercümesinden, Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimiz (sav)’in Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 73) …”
Cabir b. Semüre (ra) anlatıyor:
“Ben Resulullah Efendimizin kürek kemikleri arasında bulunan nübüvvet mührünü gördüm. O, güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızımtırak bir yumru idi.” (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 36)
Hz. Ali’nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra) naklediyor:
“Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimiz (sav)’in vasıflarını anlatırken, Resulullah’ın Hilyesi (güzel sıfatlar, süs, zinet, cevher, güzel yüz, suret, görünüş) hakkındaki hadisi bütün uzunluğu ile zikreder ve:
‘Kürek kemikleri arasında nübüvvet mührü vardı. Ve O, peygamberlerin sonuncusudur.’ derdi.” (bk. age., s. 38)
Ebu Nadre (ra) anlatıyor: “Ashabdan Ebu Said el-Hudri’ye Resulullah Efendimizin peygamberlik mührünün nasıl bir şey olduğunu sordum. Mübarek sırtlarında gül tomurcuğu gibi bir et parçası olduğunu söyledi (bk. age., s. 42)
“İki küreği arasında peygamberlik mührü yer alıyordu. Bu mühür sağ omzuna daha yakındı.” (Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 820)
Muhammed b. Müsenna, Muhammed b. Hazm, Şu’be Simak (ra)’dan:
“Cabir İbn-i Semure’nin şöyle dediğini duydum: Resulullah (sav)’in sırtında mühür gördüm; güvercin yumurtası gibi idi.” (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 36)
9.4. Peygamber Efendimiz (sav)’in Saçı ve sakalı
Peygamber Efendimiz (sav)’in saçının uzunluğu ile ilgili farklı tarifler vardır. Tarifler arasında böyle bir farklılık olması ise doğaldır, çünkü bu bilgileri aktaranlar Peygamber Efendimiz (sav)’i farklı zamanlarda gördükleri için, saçının uzunluğu da farklı olmuş olabilir. Ancak bu tariflerden anlaşılan Peygamberimiz (sav) saçını en kısa kulağı hizasında, en fazla ise omuzlarına kadar uzatmıştır.
Enes b. Malik (ra) anlatıyor:
“Hazreti Peygamber (sav)’in saçları, kulaklarının orta hizasına kadar uzamıştı.” (bk. age., s. 49)
Hazreti Aişe (ra) validemiz anlatıyor:
“Resulullah’ın mübarek saçları, kulakları ile omuzları arasındaydı. Allah’ın selat ve selamı üzerine olsun.” (bk. age., s. 50)
Bera b. Azib (ra) anlatıyor:
“Peygamber Efendimiz (sav) orta boylu idi. Omuzları da genişçeydi. Saçları ise, kulak yumuşaklarını değerdi.”(bk. age., s. 50)
Ebu Talib’in kızı Ümmü Hani (ra) anlatıyor:
“Resulullah Efendimiz Mekke’ye geldiklerinde evimizi teşrif etmişlerdi. Bu sırada mübarek başları dört belikli (örgülü) idi.” (bk. age., s. 51)
Peygamber Efendimiz (sav) temizliğe çok önem verdiği için, saç ve sakal bakımına da önem vermişlerdir. Bazı kaynaklarda onun yanında daima tarak, ayna, misvak, kürdan, makas, sürmedan gibi eşyalar bulundurduğu bildirilmektedir (Ali el-Kari, Cem’ul-Vesail fi Şerh’iş- Şemail, İstanbul, s. 96-97) .
“Kim saç bırakmışsa, onun bakımına dikkat etsin.” (Ebu Davud, Sünen, IV, 74, nu:4062)
Hz. Adda İbn Halid’den (ra):
“Mübarek sakalı gayet güzeldi.” (G. Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 519/16)
Hz. Aişe (ra) validemiz anlatıyor:
“Resul-i Ekrem (sav)… saçlarını tarayıp yağladığında.” (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 58)
Simak b. Harb (ra) aktarıyor:
“Cabir b. Semüre’den işittim. Ona, Hazreti Peygamber (sav)’in saçlarının ağarma durumu sorulmuştu. O da: Mübarek başlarını yağladıkları zaman saçlarının akı gözle farkedilmez; fakat başlarına yağ sürmedikleri anlarda beyazları görünürdü, dedi.” (İbn Adiyye el-Kamil; Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 679)
“Bir gün Peygamber (sav) sahabelerinin yanına çıkacağı zaman küpteki suya bakarak sarığını ve sakalını düzeltti ve şöyle dedi:
Allah, kardeşlerinin yanlarına çıkarken kulunun kardeşleri için süslenmesini sever.” (bk. age., s. 679)
9.5. Peygamber Efendimiz (sav)’in Giyim Tarzı
“Allah güzeldir, güzelliği sever, güzel giyinmek kibir değildir, kibir (mazhar olduğun nimeti kendinden bilip) hakkı reddetmek, halkı hakir görmektir.” (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, VII. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 208)
Peygamber Efendimiz (sav)’in torunu Hz. Hasan, onun giyim konusu hakkındaki görüşünü şöyle ifade etmiştir:
“Peygamber Efendimiz (sav) bize, elde ettiğimizin en iyisini giymemizi ve bulabildiğimiz en hoş kokuları sürmemizi emrederdi.” (Buhari, et-Tarih’ul-Kebir, I, 382, nu:1222)
“Ey müminler! Gönlünüzce yiyiniz, içiniz, giyininiz ve Allah yolunda sarf ediniz. Ancak, israfa veya kibir ve gurura kaçmayınız.”(Buhari, el-Cami’us-Sahih, VII, 33; İbn Mace, Sünen, II, 1192, nu:3605)
Üzerimde adi bir elbise olduğu hâlde Resulullah aleyhissalatu vesselam’ın yanına gelmiştim. Bana:
“Senin malın yok mu?” diye sordu.
“Evet var.” cevabıma:
“Hangi çeşit maldan?” sorusunu yöneltti.
“Her çeşit maldan Allah bana vermiştir.” demem üzerine:
“Öyle ise Allah Teala Hazretleri sana bir mal verdiği vakit Allah’ın verdiği bu nimetin eseri ve fazileti senin üzerinde görülmelidir.” buyurdular.”[Nesai, Zinet 83, (8, 196), Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimiz (sav)’in Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 119].
Buna benzer bir başka olayı ise Hz. Cabir (ra) şöyle aktarmıştır:
Resulullah aleyhissalatu vesselam, binek hayvanlarımızı güden bir adamımızı gördü. Üzerinde eskimiş iki parçalı giysi vardı.
“Onun bu eskilerden başka giyeceği yok mu?” diye buyurdular. “Evet var.” dedim. “Çamaşır torbasında iki giysisi daha var. Ben onları giydirmiştim.”
“Öyleyse çağır onu da, bunları giysin.” diye emrettiler. (çağırdım, emr-i Nebeviyi söyledim.), o da onları giyindi. Geri gitmek üzere dönünce, Resulullah aleyhissalatu vesselam:
“Nesi var da bu yenileri giymiyor? Bu daha hoş değil mi?” diye buyurdular.” [Muvatta, Libas 1, (2, 910); Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 64-65]
İbnu Abbas (ra) anlatıyor:
“Ben Resulullah aleyhissalatu vesselam üzerinde mümkün olan en güzel elbiseyi gördüm.”[(Ebu Davud., Libas 8, (4037); Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.69]
Ümmü Seleme (ra) anlatıyor:
“Peygamber Efendimiz (sav)’in en çok sevdikleri elbise çeşidi, gömlek (kamis) idi.” (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 85)
Ashabdan Kurre (ra) anlatıyor:
“Ben, biat eylemek üzere, Müzeyne kabilesinden bir grup insanla birlikte Resulullah Efendimizin huzurlarına çıktım. Peygamber Efendimiz (sav)’in gömleklerinin yakası düğmesiz olduğundan …” (bk. age., s. 88)
Enes b. Malik (ra) anlatıyor:
“Peygamber Efendimiz (sav), giydikleri elbiseler içerisinde, Hibere-i Yemani’yi çok severlerdi.” (Sünen-i Tirmizi Tercümesi, Çeviren: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, 3.cilt, s. 283) ”
(Hibere, Yemen’de dokunan pamuktan yapılan, kırmızı çubuklu yeşil bir kumaştır. Eskilerin “alaca” dedikleri desenli kumaşlar için kullanılan bir tabirdir. Bu da kumaşın düz değil, desenli olduğunu ve birkaç renkten oluştuğunu gösterir.)
El-Bera b. Azib (ra) anlatıyor:
“Kırmızı desenli elbisenin, Peygamber Efendimiz (sav) kadar bir başkasına yakıştığını görmedim. Bu kıyafetle Resulullah (sav)’ı gördüğümde, mübarek saçları, omuzlarına değecek kadar sarkmıştı.” (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 94)
Semüre b. Cündüb (ra) rivayet ediyor:
“Beyaz elbise giyiniz. Zira o, son derece temiz ve hoştur.”(bk. age., s.98)
9.6. Peygamber Efendimiz (sav)’in Yüzüğü
Enes b. Malik (ra) anlatıyor:
“Peygamber Efendimiz (sav)’in Mühr-i Şerifleri (şerefli, mübarek mühür) gümüşten yapılmıştı. Kaşı ise Habeş taşındandı.
Resulullah Efendimiz yabancı devlet reislerine mektup yazmak isteyince, bir mühür yüzük yapılmasını buyurdu.
Peygamber Efendimiz (sav)’in parmağındaki yüzüğün parıltısı hala gözümün önünde duruyor.”
Peygamber Efendimiz (sav)’in Mühr-i Şeriflerinin kaşına, üç satır halinde, “Muhammed Resulullah” ibaresi kazınmıştı. Birinci satırda “Muhammed”, ikinci satırda “Resul”, üçüncü satırda da “Allah” kelimeleri yer alıyordu. (bk. age., s.114-117)
9.7. Peygamber Efendimiz (sav)’in Yürüyüş Şekli
Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor:
“Ben Resulullah Efendimizden daha güzel birisini görmedim; sanki güneş, onun mübarek yüzünde devrediyor gibiydi. Peygamber Efendimiz (sav)’den daha hızlı yürüyen birisini de görmedim; yürürken âdeta yeryüzü ayakları altında dürülürdü. Bizler, arkalarından giderken, geri kalmamak için büyük çaba harcardık.” (bk. age., s.157)
Hz. Ali’nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra), “Dedem Hz. Ali, Resulullah Efendimizi tanıtırken şöyle derdi:
“Resulullah Efendimiz, yürürken, âdeta yokuş aşağı inercesine, ayaklarını sertçe kaldırırlardı.”(bk. age., s.158)
Hz. Yezid İbni Mirsad (ra) ise şöyle demiştir:
“Yürüdüğü zaman vakarlı fakat hızlı giderdi. Yanındakiler ona yetişemezdi.”(G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 541/1)
Hz. Ebu Atabe (ra)’den:
“Yürürken kuvvetli adımlarla yürürdü.” (bk. age.)
“… Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eğilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve seri atmakla birlikte sukunet ve vekar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümünü arzederdi.
Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücudları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla göz ucu ile bakarlardı.
Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selam verirdi.” [Tirmizı’nin Şemail isimli kitabının tercümesinden; Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimiz (sav)’in Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 66-67]
“Her hareketi mutedil idi. Bir yere azimetinde (Yola çıkmak, gitmek) acele ve sağ ve sola meyletmeyip, kemal-i vekar (ağırbaşlılığın olgunluğu) ile doğru yoluna gider ve fakat sür’at (hızlı) ve sühulet (kolaylıkla) ile yürür idi. Şöyle ki; âdeta yürür gibi görünür, lakin yanında gidenler, sür’at ile yürüdükleri hâlde geri kalırlar idi.” [Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, IV. Cüz, Kanaat Matbaası, İstanbul 1331, s. 364-365; Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimiz (sav)’in Şemaili, Damla Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul, 1998, s. 51]
9.8. Peygamber Efendimiz (sav)’in Oturuş Tarzı
Kayle binti Mahreme (ra) anlatıyor:
“Resulullah (sav)’i sonsuz bir mahviyet (alçak gönüllülük, tevazu) ve tevazu içinde otururken görünce, heybetinden vücudum titremeye başladı.” (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 160)
Cabir b. Semüre (ra):
“Ben Peygamber Efendimiz (sav)’i, sol tarafına konmuş bir yastığa dayanmış vaziyette gördüm.” (bk. age., s.163)
9.9. Peygamber Efendimiz (sav)’in Konuşma Şekli
“Ben Arabın en fasihiyim (Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan).” (Taberani, Hakim; Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 800,)
Hz. Aişe (ra), Resulullah (sav)’in sözlerini şöyle tarif eder:
“O, sizlerin konuştuğunuz gibi lafları çabuk çabuk ve peş peşe sıralamazdı, sözleri az ve özdü. Halbuki sizler cümleleri birbirine ekleyip duruyorsunuz.” (El Fevaid, Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 800)
“Allah Resülü çok veciz (kısa, öz, az sözle çok mana ifadesi) konuşurdu. Böyle konuşmasını kendisine Allah katından Cebrail getirmişti. Kısa cümleler içinde bütün maksadını yansıtırdı. Veciz sözlü cümleler söylerdi, sözlerinde ne fazlalık ne de eksiklik bulunurdu. Kelimeleri bir ahenk içinde birbirini izler, sözcükleri arasında duraklar ve böylece dinleyenleri sözlerini belleyip ezberlerlerdi. Sesi gürdü ve tatlıydı. Gerektiğinde konuşurdu, kötü laflar etmezdi. Hiddetli ve hiddetsiz anlarında (nefsi için değil, Allah’ın rızası için) hep hakkı söylerdi.” (Ebu Davud, Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 800)
“Güzel olmayan laflar edenlerden yüz çevirirdi. Hoşlanmadığı, çirkin saydığı bir sözü konuşmak zorunda kaldığında onu kinaye yoluyla ifade buyururdu.” (Buhari, Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 800)
Hz. Aişe (ra) anlatıyor:
“Mübarek kelamları seçkindi. Her işiten onu anlardı.”(G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 521/4)
Hz. Ebu Umame (ra)’den:
“İnsanların en güleç yüzlüsü ve hoşcanlısı idiler.” (bk. age., 545/4)
Hz. Enes (ra) şunu bildirmiştir:
“Efendimiz (sav) halkın en latifecisi (hoş söz, şaka, mizah, söz ile iltifat) idi.” (bk. age., 545/5)
9.10. Peygamber Efendimiz (sav)’in Güzel Kokusu
Enes b. Malik (ra) şöyle ifade etmektedir:
“Resulullah Efendimiz Medine sokaklarının birinden geçtiğinde O’nun misk gibi kokusu hemen sezildiğinden, halk o yoldan Hazreti Peygamber (sav)’in geçtiğini söylerlerdi. Bizler, Peygamber Efendimiz (sav)’in gelişini, kokusunun güzelliğinden anlardık.” (İbn Sa’d Tabakat, I, 398-399; Mecme’uz Zevaid, VIII, 282; el-Metalib’ül-Aliye, IV , 25; Behcet’ül Mehafil, II, 254; Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimiz (sav)’in Şemaili, Damla Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul, 1998, s.280)
İbn-i Ebi Adi, Humeyd, Enes (ra)’den:
“Resulullah (sav)ın elinden daha yumuşak ne bir yün kumaşı, ne de bir ipeğe (hayatımda) dokunmadım. Resulullah (sav)’in kokusundan daha güzel (kokan) bir kokuyu da koklamadım.” [Buhari, 1/503; Müslim, 2/257; İbn-i Kesir, Peygamberimiz (sav)’in Şemaili, Mucizeleri, Çelik Yayınevi, s. 46]
Muaz b. Hişam (ra), babasından, Katade, Enes’den şöyle rivayet etmiştir:
“Resulullah (sav) güzel kokusu ile tanınırdı. Resulullah (sav) güzel idi. Kokusu da hoş idi. Bununla beraber kokuyu severdi.” (İbn-i Kesir, Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimiz (sav)’in Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 51)
“Cismi nazif (temiz), kokusu latif (hoş) idi. Koku sürünsün sürünmesin, teni en güzel kokulardan ala kokardı. Bir kimse onunla musafaha (el sıkışmak, tokalaşmak, muhabbetini, arkadaşlığını, sevgisini izhar etmek) etse, bütün gün onun rayiha-i tayyibesini (temiz kokusunu) duyardı ve mübarek eliyle bir çocuğun başını meshetse, rahiya-i tayyibesiyle (temiz kokusuyla) o çocuk, sair (diğer) çocuklar arasında malum (bilinirdi) olur idi.” (Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, IV. Cüz, Kanaat Matbaası, İstanbul 1331, s.364-365)
9.11. Peygamber Efendimiz (sav)’in Sevdiği Yemekler
“Çok sıcak yemeği sevmezdi.”(Beyhaki, Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 802)
“En çok hoşlandığı yiyecek etti.” (bk. age., s. 803)
“Kabağı çok severdi.” (G. Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 552/7)
“Avlanan kuş etlerini yerdi.” (Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, age.)
“Hurmalardan Acve hurmasını severdi.” (bk. age., s. 803)
Hz. Aişe (ra) Peygamberimiz (sav)’in sevdiği yiyeceklerle ilgili şunları söylemiştir:
“Tatlı ve balı severlerdi.” (G. Ahmed Ziyaüddin, age.)
Hz. Aişe (ra) ek olarak şunları bildirmiştir:
“Kavun, karpuzu yaş hurma ile yerlerdi.” (G. Ahmed Ziyaüddin, age.)
Hz. Cabir (ra)’den:
“Taze hurma ve kavun çok yerlerdi ve ‘bunlar güzel meyvedir’ derlerdi.”(G. Ahmed Ziyaüddin, age.)
“Hiçbir zaman bir yemeği yermemiştir. Hoşuna giderse yer gitmezse yemezdi. Hoşlanmadığında da bir başkasına kötülemezdi.” (Buhari ve Müslimde aynı anlamda rivayetler yer alır. Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 804)
“Sirke ne güzel katıktır.” (bk. age., s. 70)
“Zeytinyağını yiyiniz ve kullanınız. Çünkü bu yağ mübarektir.” (bk. age., s. 73)
9.12. Peygamber Efendimiz (sav)’in Sevdiği İçecekler
Hz. Aişe (ra) bildiriyor:
“Şerbetlerin içinde tatlı ve soğuk olanını severlerdi.” (G.Ahmed Ziyaüddin, age., 521/15)
“Peygamber Efendimiz (sav) bal şerbeti, hurma ve kuru üzüm şırası gibi içecekleri severlerdi.”[Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimiz (sav)’in Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s.261]
“Peygamber Efendimiz (sav)’in en çok sevdiği içecek, soğuk, tatlı şerbetlerdi.” (bk. age.)
“Şerbetlerin içinde en çok bal şerbetini severdi.” (G.Ahmed Ziyaüddin, age., 521/17) .
Kaynaklar:
Wikimedia Commons’ta Hilye ile ilgili ortam dosyaları bulunmaktadır.
Taşkale, Faruk. “HAT SANATINDA HİLYE-İ ŞERÎFE”. faruktaskale.com. 27 Aralık 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2011.
“Hilye-i Nebevî”. diyanet.gov.tr. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2011.
“Hilye nedi? Üzerimizde taşımak sevap mıdır?”. fetva.net. 8 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2011.
Öksüz, Hüseyin. “Hilye Levhaları”. tefekkurdergisi.com. 26 Ekim 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2011.
Kaymaz, Rıfkı. “Hilye”. bormuftulugu.gov.tr. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2011.[ölü/kırık bağlantı]
“En değerli hilye Nezih Barut’ta”. sabah.com.tr. 17 Nisan 2011. 23 Nisan 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2011.
Kaymaz, Rıfkı. “Hat sanatının en güzel örneklerinden: Hilye”. diyanetdergisi.com. 14 Ağustos 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2011.
Özçay, Mehmet (Ağustos 2011). “Türk hattatların peygamber tablosu”. NTV Tarih (Basılı yayım). ss. 100, 101 syf. ISSN 1308-7878.
Prof. Dr. İbrahim Bayraktar, Hz. Peygamber’in Şemaili.
Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998.
Sorularla İslamiyet

Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir