3’ü 1 arada; Klise, Cami, Müze ; Ayasofya | 2017'den bir hatıra

2017 yılında TERCÜMAN GAZETESİNDE yazmış olduğum köşe yazısını buraya aynen kopyalıyorum. O günkü duygularımıza tercüman olması açısından önemli bir yazıdır. Çok şükür ki o günden bu güne işler yolunda gitti ve nihayet bu gün başardık. En baştan en alta emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Sizi 2017 yılındaki yazımla baş başa bırakayım.
KAHRAMAN BİNBAŞI TEVFİK BEY’İN AYASOFYA SAVUNMASI
1. Dünya Savaşından sonra İstanbul’un işgali döneminde Ayasofya’da yaşanan olay çok ibretliktir. İşgalci emperyalist kuvvetler, bir Fransız taburunu Ayasofya’ya gönderir. Camiyi teslim almak üzere gelen Fransız askerleri beklemedikleri bir durumla karşılaşır. Caminin girişinde kendilerini, sağına soluna mevzilenmiş, iki ağır makineli tüfek olduğu halde Binbaşı Tevfik Bey bekliyordu. Fransızlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Fransız komutan “Burayı boşaltıp bize teslim etmeniz size emredilmedi mi?” diyerek şaşkınlığını dile getirince, Harbiye Nezaretinden alınan emirlere rağmen, Tevfik Bey camiyi teslim etmeyeceğini söyledi ve gür sesiyle Fransızlara şöyle haykırdı. “Burası benim mukaddes mabedimdir. Ben bir askerim. Bir asker olduğum için de sizi, ben sağ olduğum sürece bu kapıdan geçirmeyeceğim. En büyük âmir olan vicdanımdan aldığım emirle sizi buraya sokmayacağım. Şayet cebren girmeye teşebbüs edecek olursanız, işte size ilk cevap verecek olan ağır makineliler. Eğer bunlar maksadı temin etmezse caminin dört köşesine kâfi miktarda tahrip kalıbı yerleştirdim. Her şeye rağmen teşebbüsünüzde ısrar ederseniz, bu koca mabet bu taburun üzerine çökecektir ve siz bu mabede giremeyeceksiniz.” Böylece Fransız taburu amaçlarına ulaşamaz ve geldikleri gibi geri dönerler. Ayasofya işgal edilemez.

AYASOFYA’YI YENİDEN CAMİYE ÇEVİREN MİLLETİN GÖNLÜNDE TAHT KURAR
Bu uğurda canını ortaya koyan Tevfik Bey’in emekleri maalesef boşa gitmiş gözüküyor. İstanbul 1453’te fethedildiğinde, şehrin en büyük kilisesi olan Ayasofya, camiye dönüştürüldü. O günlerde Ayasofya, İstanbul’un fethinin simgesi sayılırdı. Öyle ki imamlar, eskiden Cuma ve bayram hutbelerine kılıç kuşanarak çıkar ve zafer alameti olarak gümüş tel takardı. İsmine de Büyük Fetih Camisi denilirdi. Bir namus meselesi ve egemenlik göstergesiydi. Fatih Sultan Mehmet de bu duygularla fetihten sonra Ayasofya ve çevresini bizzat kendisi satın alarak vakıf haline getirmiş ve biri Türkçe diğeri Arapça olmak üzere yazdırdığı vakfiyede; “Kim ki batıl gerekçelerle, bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya vakfın değiştirilmesi ve iptali için gayret gösterirse, vakfın ortadan kalkmasına veya maksat ve gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kast ederse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerlerine olsun. Ebediyen cehennemde kalsınlar. Onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebediyen merhamet olunmasın.” diyerek sonraki nesillere vasiyette bulunmuştur. Buna karşılık Hıristiyan âlemi bu durumu bir türlü hazmedemedi. Asırlarca Ayasofya’nın tekrar kilise olması için uğraştılar. En nihayet 1934 yılında hedeflerine tam olmasa da kısmen ulaştılar. İslam dünyasının en büyük mabetlerinden birisi ve İstanbul’un fethinin simgesi olan Büyük Fetih (Ayasofya) Camii, 24 Kasım 1934’de Bakanlar Kurulu kararıyla cami vasfından çıkarılarak müzeye çevrildi. Ayasofya 916 yıl kilise, 481 yıl cami olmuş, 1934’ten bu yana da müze olarak kullanılmaktadır.
AYASOFYA NEDEN MÜZE YAPILDI?
Ayasofya’nın müze yapılması oyunları Abdülmecid Han zamanında başlıyor. Caminin restorasyonu maksadıyla Fossati görevlendirilir. İş bitince ortaya ilginç bir durum çıkmıştır. Fossati Ayasofya’yı cami, kilise, anıt şeklinde düzenler. Müzeleştirme gayretlerindeki ikinci adım da Byzantine Institute of America denen Amerikan Bizans Enstitüsü’nün 1931 yılındaki restore çalışmasıdır. Thomas Whittemore’lu ekip Ayasofya’nın mozaiklerini onarmak ve incelemek için 1931 tarihinde resmi izin aldı. Bu karar, mabedin müzeye çevrilmesine giden sürecin başlangıcı oldu. Devamında ise gizli plan yürürlüğe konuldu. Cami restore edilirken, ibadet için gelenlerden dolayı çalışmaların aksaması bahane gösterilerek, cami geçici olarak ibadete kapatıldı. Tabi ki bir daha da açılmadı. 1934’e gelindiğinde ise neler olduğunu, 3.Cumhurbaşkanı Celal Bayar bakın nasıl ifade ediyor? Ayasofya, halen tartışmalı olan bir kararnameyle, Balkan Paktı’nda Yunanlılara jest olsun diye, siyasi bir kararla, müzeye çevrilmiş. Bayar, Atatürk’e gelir. Yunan Başbakanı’nın Atina’da kendisine, Balkan Paktı’na kabul edilebilmemiz için Ayasofya konusunu açtığını ve “Kamuoyunu memnun edecek bir ortam doğsa, belki bundan yararlanıp bir şeyler yapılabilir.” dediğini aktarır. Ne kadar ilginç değil mi? Günümüzdeki Avrupa Birliği isteklerini, pek çok alanda, sırf Avrupalı olmak için verdiğimiz tavizleri hatırlatıyor. Ne yazık ki Sultan Süleyman zamanında başlayan bu tavizler, yüzyıllarca devam ede gelmiş ve her masaya oturuşta perde ardında gizli hesaplar yapılmıştır. Maalesef ki Devlet adamlarımız da kimi hainliğinden, kimisi cahilliğinden, kimisi de çaresizliğinden bu oyunlara çanak tutmuştur. İşte yine bunlardan birisi ile karşı karşıyayız. Bayar, taviz istediklerini söyleyince Atatürk de ona şöyle cevap verir: “Az önce, Vakıflar Genel Müdürü buradaydı. Ayasofya Camii’ni tamir edecek para bulamıyorlar. Bugünkü hali ile harap ve bakımsız. Hatta mezbelelik. Ayasofya’yı müze yapsak, hem harabiyetten kurtarsak, hem Yunanlılara bir jest yapsak. Balkan Paktı’nı kurtarabilir miyiz? Öyleyse yapalım.” Bayar bu konuşma sonrasında, Ayasofya Camii’nin müze haline dönüştürülme sürecinin başladığını belirtmiştir.
Ne kadar acı, ne kadar üzücü bir karar. Allah hem baş gözümüzü, hem de gönül gözümüzü açsın ve bizleri ferasetli kılsın. Yolundan ayırmasın. Ayırmasın da batıla hizmet edenlerin oyunlarına kapılıp, yok olmayalım.
Atatürk Müzeleştirmeye nasıl bakıyordu?
Ey Âşık, geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim. Ahmet Tevfik Bey’in kahramanca Ayasofya Camii savunması ile yazımıza başlamış ve Fatih Sultan’ın vasiyetine değinmiş ardından da Ayasofya neden müze oldu sorusuna cevap aramıştık. Bu yazımızda da Ayasofya hakkındaki kararname çelişkilerine bir göz atalım. Bil ki o dönemlerde batılılaşma ve yeni kurulan devletin Avrupa tarafından kabul edilmesi mücadelelerinin olumsuz yansımalarından Ayasofya’da nasibini alır. Öyle bir karmaşa yaşanır ki bu konuyla ilgili çıkartılan kararnameler bugün bile hala tartışılmaktadır. Ağustos 1934’te ilk hamle yapılır. Doğru bir karar alınması maksadıyla 9 kişilik bir heyet kurulur. Heyette bir de Alman Profesör vardır. Heyet incelemeler yapar, sıra dışı ve anlaşılmaz bir rapor hazırlar. Ana bina hariç diğer tüm yan eserlerin kaldırılması, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi ve ibadet kısmının da ibadete kapatılmasının uygun olduğu şeklindeki bu raporu Milli Eğitim Bakanlığı’na verir. Bakanlık faaliyete geçer. Vakıflar Müdürlüğü böyle bir uygulamanın usulsüz olduğunu ve hatta tapunun hazineye devredilmesinin yasalara aykırı olduğunu bildirerek karşı çıkar. Raporun Ayasofya’nın ibadete kapatılması ile ilgili bölümlerinden dolayı Atatürk’ün de rahatsız olduğu, gazeteci Ziyad Ebuzziya’nın hatıralarında yazmaktadır. Atatürk’e yakın olan Şükrü Kaya da bu hususta şöyle demiştir: “Kesinlikle olmaz. İbadet bölümünü Bizans müzesi yapmak fikrine Atatürk fena halde kızdı.” Böylece karşılıklı yazışmalar 24 Kasım 1934’e kadar devam eder. Tüm itirazlara rağmen Ayasofya 24 Kasım’da Bakanlar Kurulu Kararı ile müzeye çevrilir.
Ayasofya ile beraber sen de mi müze oldun?
Hayret ki ne hayret! İsteksiz görünenlere rağmen nasıl oluyor da kimseler bir şey yapamıyor? Kanaatimizce senaryo çoktan yazılmıştı. Sadece oyuncular rollerini dikkatli oynamalıydı. Çünkü kamuoyu tepkisi yüksek olabilirdi. Bir tarafta Avrupa’nın açık ve gizli baskısı, bir tarafta milletin manevi değerlerinin hassasiyeti var. Gizli pazarlıklar yapılır. Elin adamı Ayasofya’nın tekrar kilise olmasını ister ama milletimizin henüz yok olmamış manevi değerleri karşısında yetkililer çareyi müze fikrinde bulur. Ne şiş yanacaktır, ne de kebap. Müzeleştirme herkesi memnun edecek bir orta yoldur. Türkiye henüz tam bağımsız bir ülke değildir. Savaşlardan yeni çıkılmış, asırların verdiği geri kalmışlık yok edilmeye çalışılmaktadır. El mahkûm siyasi isteklere boyun eğilecektir. Makûs talihimiz yine karşımızdadır. Er meydanında kazandığımızı masada kaybetmek. Haydi, o zamanlara bahaneyi bulduk, ya bugünlere ne bahane üreteceğiz? Yoksa hala tam bağımsız bir ülke değil miyiz? Artık bağımsız olmanın, kendi özümüzden geçtiğini anlamanın zamanı gelmedi mi? Gelişme demek başkalarını taklit etmek demek değildir. Kendin olacaksın. Özüne sahip çıkacaksın. O öz ki seni sen yapan, geçmişten geleceğe doğru elden ele geçerek devam etmesi gereken, toplumsal inançlarındır. Birkaç kuruşluk dünyalığa bunları satmayacaksın ve gözünü bile kırpmadan malınla, canınla özüne sahip çıkacaksın. Bunu yapabilmek içinde özünü yaşayacaksın. Yaşamadığın hayat senin olamayacağı için kaybettiğinde de elbette üzülmezsin. Kısacası ey âşık, Ayasofya diye inlersin ama sor bakalım kendine, sen ne kadar Ayasofya’sın? Yoksa onunla beraber, sen de mi müze oldun?
Ayasofya Camisi sahte imza ile mi müze oldu?
Oldukça tartışmalı, çelişki dolu kararname, tarihi, sıra numarası, sayfalardaki müdürlük farklılığı, Atatürk’ün imzasındaki gariplikler ile son derece dikkat çekici ve şaşırtıcıdır. Birinci sayfası Kararlar Müdürlüğünün, ikinci sayfası ise Muamelat Müdürlüğünün antetli kağıdıdır. Sıra numarası 24 Kasım 1934 gün ve 1589 olmasına rağmen 22 Kasım’daki en son kararname numarası 1590-1606 arasında olmuştur. 1606’dan sonraki bir numara olması gerekirken geçmişe dönük numara verilmiş. Tarih sehven verilmiş olsa, bu kez de böyle bir numara yok. 24 Kasım’da ise 1613 ve 1614 sayılı kararnameler var ama Ayasofya ile ilgili değil ve yalnızca iki adet. 25 Kasım’da da hiç kararname çıkmamış. Atatürk’ün imzası ise ayrı bir bilmece. 24 Kasım’da Atatürk henüz Atatürk soyadını almamıştı. 2587 sayılı soyadı kanunu 27 Kasım tarihinde çıkmış olup bu kanuna göre Mustafa Kemal’e Atatürk soyadı verilmişti. Bu duruma göre nasıl oluyor da kararnamede “Gazi Mustafa Kemal” yerine “K.Atatürk” ismiyle imza bulunmaktadır? Atatürk kanundan 3 gün önce niye böyle bir imza atsın? Acaba sonraki yıllarda, ortaya atılan ciddi iddiaları susturmak için Atatürk kullanılmış olabilir mi? Eğer imza sonradan atılan bir sahte imza ise kararname imzasız olmalıdır. Her durumda da bu kararname hukuken geçersiz sayılmalıdır. Keza mevcut imza, sonradan Atatürk’ün atmış olduğu imzalara da benzememektedir. Şimdi sıkı durun. Bakın 30 Ocak 1997 tarihinde neler yaşandı? Adı İsmail soyadı Kandemir. Emniyet Genel Müdürlüğü’ne müracaat ediyor ve soruyor. Bu imza sahte mi? Emniyet ise araştırıyor ve cevaplıyor. “Bu imza Atatürk’e ait değil.”
Ayasofya kimin?
İmza Atatürk’e ait değil de peki Ayasofya kime ait? Yasalara göre Ayasofya, aslında Fatih Sultan Mehmet’e aittir. O da vakfettiği için, Vakıflara bağlı olarak, vakfiyenin esaslarına göre işlem görmesi gerekmektedir. 19 Şubat 1936 tarihli tapu senedinde 57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmet Vakfı adına “Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseyi Müştemil Ayasofya-ı Kebir Camii Şerifi” adı ile cami olarak kayıtlıdır. Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde de 1967 tarihli olarak Fatih Sultan Mehmet vakfiyesi olan cami şeklinde kayıtlıdır. İşin en ilginç taraflarından birisi de Ayasofya’ya 1935 yılından beri imam ve müezzin atamalarının yapılmasıdır. Cami olarak ibadete kapalı olduğu için de bu imam ve müezzinler farklı yerlerde görev yapmaktadır. Söylenildiğine göre Hünkâr Dairesi denilen yerde çalışmaktalar. Şaka gibi değil mi? Müze imamlığı? Yeni bir iş alanı olsa gerek. Allah hepimize akıl fikir versin. Ne günlere kaldık? İnşaallah akl-ı selim yöneticilerimiz, bu alanda da mücadele ederler ve tüm kanunsuz uygulamalara dur diyerek, Büyük Fetih (Ayasofya) Camisine hak ettiği değeri geri kazandırırlar. Başarsın yahut başaramasın, bu yolda mücadele eden herkesten Allahu Teâlâ razı olsun.
Sevgi ışığınız, kalbiniz rehberiniz olsun.

Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir