Kehf Suresi

KEHF SURESİ

Resmi Mushaf: 18 / İniş Sırası: 69 / Mekke’de inmiştir. 110 ayettir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Hamd Allah’a aittir. O ki kuluna kitabı indirdi ve onun için asla bir eğrilik kılmadı.

2. Dosdoğru olarak (indirdi ki), kendi katından, şiddetli bir azapla uyarması için ve salih işler yapan müminleri de muhakkak onlara güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemesi için,

3. Onun içinde ebedî kalacaklar olarak,

4. “Allah çocuk edindi.” diyenleri de uyarması için.

5. O konuda onların bir bilgisi yok ve onların babaları için de yok. Onların ağızlarından çıkan söz büyük oldu. Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.

6. Belki de sen, eğer onlar bu söze iman etmezlerse, üzülerek, onların izinde (peşinde) kendini mahvedeceksin.

7. Muhakkak ki biz, onların hangisinin iş olarak daha güzel olduğunu denemek için, yeryüzündeki şeyleri ona (yeryüzüne) süs olarak kıldık.

8. Muhakkak ki biz, onun (yeryüzünün) üzerindekileri, elbette kupkuru bir toprak olarak da kılanlarız.

9. Yoksa sen Kehf ve Rakim sahiplerinin, bizim şaşılacak ayetlerimizden olduklarını mı sandın?

10. Hani o gençler mağaraya sığınmıştı da demişlerdi ki: “Rabbimiz! Bize senin katından bir rahmet ver ve bize işimizden dolayı bir çıkış yolu hazırla!”

11. Böylece biz de o mağarada, sayılı yıllar (nice yıllar) kulaklarının üzerine (perde) vurduk.

12. Sonra kaldıkları süreyi, iki taraftan hangisinin daha iyi hesap edeceğini bilmemiz için onları dirilttik.

13. Biz, onların haberini sana gerçek ile anlatıyoruz. Muhakkak ki onlar, Rablerine iman etmiş gençlerdi. Biz de onları hidayet olarak arttırdık.

14. Onlar kalktığı zaman, kalplerine rabıta ettik / bağlandık. Böylece dediler ki: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin rabbidir. Biz asla O’nun yanı sıra yarattığı astlarından bir ilâha dua etmedik. O zaman gerçekten saçma bir söz söylemiş oluruz.”

15. “İşte şunlar, bizim kavmimiz, O’nun yanı sıra yarattığı astlarından ilâhlar edindiler. Onlara açık bir delil getirselerdi ya! Öyleyse Allah’a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kimdir?”

16. Mademki, onlardan ve Allah’tan başka kulluk ettikleri şeylerden ayrıldınız, öyleyse mağaraya sığının! Rabbiniz sizin için rahmetinden yaysın (bolca versin) ve size işinizden dolayı bir çıkış yolu hazırlasın!

17. Güneşi görürsün ki onlar onun (mağaranın) geniş bir yerindeyken, (güneş) doğduğu zaman, mağaralarından sağ tarafa meyleder ve battığı zaman da onları sol tarafından makaslar. İşte bu Allah’ın ayetlerindendir. Allah kimi doğru yola iletirse, artık o doğru yolda olandır. Kimi de saptırırsa, artık onun için doğru yola iletici bir yardımcı bulamazsın.

18. Sen onları uyumakta oldukları halde uyanık sanırsın. Biz onları sağ tarafa ve sol tarafa çeviririz. Köpekleri de girişte iki kolunu yaymıştır. Eğer onlara muttali olsaydın (onlardan bilgi sahibi olsaydın), mutlaka kaçarak onlardan (arkanı) dönerdin ve elbette onlardan (içine), bir korku dolardı.

19. İşte böylece onları, aralarında sormaları için dirilttik. Onlardan bir sözcü dedi ki: “Ne kadar kaldınız?” Onlar da dediler ki: “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık.” Dediler ki: “Rabbiniz ne kadar kaldığınızı daha iyi bilendir. Birinizi bu gümüş paranızla, şehre gönderin de baksın! Onun hangisi, yiyecek olarak daha temiz? Ondan size bir rızık getirsin ve dikkat etsin ve sakın sizi, herhangi birine farkettirmesin!”

20. “Muhakkak ki onlar sizden haberdar olurlarsa, sizi recmederler (taşla öldürürler) veya sizi kendi dinlerine döndürürler. O zaman da ebedi olarak asla kurtuluşa eremezsiniz.”

21. İşte böylece, Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu ve hakkında şüphe olmayan kıyamet saatini (insanların) bilmeleri için onları farkettirdik. Hani onlar aralarında, onların işini tartışıyorlardı da demişlerdi ki: “Onların üzerine bir bina inşa edin! Onların Rabbi onları daha iyi bilendir.” Onların işi üzerine galip gelen kimseler de dedi ki: “Onların üzerine mutlaka bir mescit edineceğiz.”

22. Bilinmeyene taş atarak diyecekler ki: “Üçtürler, dördüncüleri köpekleridir.” Diyecekler ki: “Beştirler, altıncıları köpekleridir.” Diyecekler ki: “Yedidirler, sekizincileri köpekleridir.” De ki: “Rabbim onların sayısını daha iyi bilendir.” Onları pek azı dışında hiç kimse bilmez. Öyleyse onlar hakkında yüzeysel bir mücadele dışında mücadele etme ve onlar hakkında onlardan bir kimseden fetva isteme!

23. Hiç bir şey için sakın “Muhakkak ben bunu yarın yapacağım.” deme!

24. Allah’ın dilemesi hariç. Unuttuğun zaman da Rabbini hatırla! De ki: “Umarım Rabbim beni, doğrulukça bundan daha yakınına hidayet eder.”

25. Mağaralarında üç yüz sene kaldılar ve dokuz (sene) daha arttırdılar.

26. De ki: “Allah ne kadar kaldıklarını daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin bilinmeyeni O’na aittir. O daha iyi görendir ve daha iyi işitendir. Onlara, O’nun yarattığı astlarından bir veli (*) yoktur. O kendi hükmünde herhangi birini ortak etmez.”

(*) Sahip, malik, evliya, koruyucu, muhafaza eden, gözetici, dost

27. Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku! Onun sözlerini değiştirecek yoktur. O’nun yarattığı astlarından da bir sığınak bulamayacaksın.

28. Kendini, O’nun yüzünü (rızasını) isteyerek sabah ve akşam Rablerine dua eden kimselerle beraber tut! Dünya hayatının süsünü isteyerek, iki gözünü de onlardan çevirme! Kalbini zikrimizden gâfil kıldığımız ve keyfîne uyan ve işi aşırılık olan kimseye uyma!

29. De ki: “Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin ve dileyen de inkâr etsin! Muhakkak ki biz, zâlimler için bir ateş hazırladık. Onun (ateşin) duvarları onları kuşatmıştır. Eğer yardım isterlerse, yüzleri kavuran erimiş maden gibi bir su ile yardım edilirler. Ne kötü içecek ve ne kötü bir dayanak!”

30. Muhakkak ki iman edip sâlih âmeller işleyenlere gelince, şüphesiz ki biz, amel olarak güzel iş yapanların mükâfatını zâyi etmeyiz.

31. İşte onlar için altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altından bileziklerle süslenirler ve orada tahtlara kurulmuş olarak, ince ipekten ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler. Ne güzel sevap ve ne güzel yaslanacak yer!

32. Onlara iki adamı örnek ver! O ikisinden birisine üzüm bağlarından iki bahçe kıldık. O ikisini hurma ağaçlarıyla kuşattık ve ikisinin arasına da bir ekinlik kıldık.

33. İki bahçenin her ikisi de yemişlerini verdi ve ondan hiçbir şeyi kısmadı. İkisinin arasından da bir nehir fışkırttık / akıttık.

34. Onun (o adamın) meyveleri de vardı. Onunla karşılıklı konuşurken arkadaşına dedi ki: “Ben malca senden daha çoğum ve adamca da senden daha güçlüyüm.”

35. Nefsine zalim olduğu halde bahçesine girdi. Dedi ki: “Bunun ebediyen yok olacağını zannetmiyorum.”

36. “Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Elbette eğer Rabbime döndürülürsem, mutlaka sonuç olarak bundan daha hayırlısını bulacağım.”

37. Onunla karşılıklı konuşurken arkadaşı ona dedi ki: “Seni topraktan, sonra meniden yaratan, sonra da seni bir adam olarak biçimlendirip düzenleyen Rabbini inkâr mı ettin?”

38. “Fakat ben… O Allah benim rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.”

(*) Ayetin başındaki “lakinna” ifadesinin aslı “lakin ene”’dir. Hemze hazf edildi ve harekesi “lakin”in nûn’una verildi, iki nûn birleşti ve idgam yapıldı. (Beydavî tefsiri) “Fakat ben…” derken 37. ayete gönderme vardır. “Sen inkâr ettin fakat ben iman ettim.” manasındadır.

39. “Bahçene girdiğin zaman ‘Maşaallah, (*) kuvvet ancak Allah iledir.’ deseydin ya! Eğer beni, mal ve çocuk olarak senden daha az görüyorsan,”

(*) “Maşallah” cümlesi, “Allah’ın dilediği şeydir.” “Allah’ın dilediği olmuş” “Allah dilemiş.” manalarına gelir. Mevcut şey veya durum benden değil Allah’tandır, Allah dilediği için mevcuttur anlamına gelir. Beğenilen bir şey karşısında da “maşaallah” denilmelidir.

40. “Belki de Rabbim bana, senin bahçenden daha hayırlısını verir ve onun üzerine gökten hesap edilmiş olanı (yıldırım, afet) gönderir de kaygan bir toprak haline gelir.”

41. “Veya onun suyu (dibe) çekilmiş hale gelir de onu aramaya asla güç yetiremezsin.”

42. Ve onun ürünü kuşatıldı. Böylece o, uğrunda harcadığı şeylere karşı, iki avucunu evirip çevirip oğuşturuyordu. O (bahçe) ise çatıları üzerine çökmüştü. O da diyordu ki: “Ah! Keşke ben, hiçbir kimseyi Rabbime ortak koşmasaydım.”

43. Allah’ın yanı sıra yarattığı astlarından, ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Kendisine yardım edecek biri değildi.

44. İşte orada hâkimiyet hak olan Allah’a aittir. O, sevapça da hayırlıdır, sonuç olarak da hayırlıdır.

45. Onlara örnek ver! Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz su gibidir. Böylece yerin bitkileri, onunla birbirine karıştı. Derken rüzgârların kendisini savurduğu kuru çer çöp oldu. Allah her şeye gücü yetendir.

46. Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan iyi davranışlar ise Rabbinin katında sevapça daha hayırlıdır ve amaç olarak da daha hayırlıdır.

47. O gün, onlardan hiçbirini bırakmaksızın, onları toplamış olduğumuz halde, dağları yürütürüz ve sen, yeryüzünü apaçık (dümdüz, engebesiz) görürsün. (*)

(*) Muzari olarak gelen “nuseyyiru” ve “tera”dan sonra mâzi siygası gelmesi haşrin / toplanmanın mutlaka gerçekleşeceğindendir. Bu nedenle ayetin son kısmı “ve onları topladık da onlardan hiç birini bırakmadık.” şeklinde de tercüme edilebilir. Eğer toplanma, kendilerine vadedileni görsünler diye dağların yürütülmesinden önce olacaksa, o takdirde vav harfine “kad” takdir edilerek “hal” durumuna getirilir. Bu vaziyette de 47. Ayetin yaptığımız meali geçerlidir. Aslında iki durumda da mana değişmez. Sadece tercüme şekli farklıdır.

48. Rabbine saflar halinde arz edildiler. Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi bize geldiniz. Hayır, aksine! Sizin için vaadedilmiş bir zaman kılmayacağımızı iddia ettiniz.

49. Ve Kitap konuldu. Suçluların onun içindeki şeylerden korkanlar olduklarını görürsün. Derler ki: “Eyvah bize! Bu kitaba ne oluyor da küçük ve büyük bırakmıyor, illâ ki onları sayıyor?” Yaptıklarını hazır olarak buldular. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.

50. Hani biz meleklere demiştik ki: “Âdem’e secde edin!” İblis hariç hemen secde etmişlerdi. O cinlerdendi. Fakat Rabbinin emrinden çıktı. Şimdi siz, onlar size düşman oldukları halde, onu ve neslini, benim yanım sıra yarattığım astlarımdan veliler mi ediniyorsunuz? Zâlimler için ne kötü bir değiştirme!

51. Onları göklerin ve yerin yaratılışına ve kendilerinin yaratılışına şâhit tutmadım. Ben, yoldan saptıranları da yardımcı edinen olmadım.

52. O gün (Allah) der ki: “İddia ettiğiniz ortaklarımı çağırın!” Böylece onları çağırdılar. Fakat onlara cevap vermediler. Biz de onların arasında tehlikeli bir uçurum kıldık.

53. Suçlular ateşi gördüler de ona düşecek kimseler olduklarını iyice anladılar. Ondan başka uzaklaşacak bir yer de bulamadılar.

54. Andolsun ki biz, bu Kur’ân’da, insanlar için her örneği evirip çevirdik (çeşitli şekillerde açıkladık). Ama insan her şeyden daha çok tartışmacıdır.

55. Onlara hidâyet geldiğinde onları iman etmekten ve Rablerine istiğfar etmekten insanları, öncekilerin başına gelenlerin kendilerine de gelmesi veya onlara göz göre göre azabın gelmesi (beklentisi) men etti. (*)

(*) Önceki milletlere uygulanan yasaların kendilerine de uygulanmasını ve kendilerine vaadedilen cehennem azâbının da onlara hemen gelmesini isteyip beklediler. Ancak bu istekleri hemen gerçekleşmeyince bu durumda resulleri, alay ederek yalanladılar. İşte bu acelecilik onları imandan alıkoymuş oldu.

56. Biz gönderilenleri (resulleri), müjdeleyici ve uyarıcı olmaları dışında bir şey için göndermeyiz. İnkâr eden kimseler, hakkı bâtıl ile kaydırmak / ortadan kaldırmak için mücadale ederler. Onlar âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alay konusu edindiler.

57. Kendisine Rabbinin âyetleri ile öğüt verilen ardından ondan yüz çeviren ve iki elinin önceden gönderdiği şeyleri unutan kimseden daha zâlim kimdir? Muhakkak ki biz de onu (Kur’an’ı) derinlemesine kavrarlar diye kalplerinin üzerinde örtüler ve kulaklarında ağırlık kıldık. Onları doğru yola çağırsan da onlar, o zaman ve ebediyen doğru yola gelmeyecekler.

58. Rabbin çok affeden ve suçlarını örtendir, rahmet sahibidir. Eğer onları kazandıkları şeyler sebebiyle sorumlu tutsaydı, mutlaka azabı onlara acele ettirirdi. Hayır, aksine! Onlar için, onun yarattığı astlarından, asla bir sığınak bulamayacakları, vadedilmiş bir vade vardır.

59. İşte şu şehirler (*) var ya! Onları zulmettikleri zaman helak ettik. Onların helak edilişleri için vadedilmiş bir vade kıldık.

(*) Evvelce helâk edilmiş olan şehirlerin harabelerine işaret ediliyor.

60. Hani Musa, genç adamına demişti ki: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar devam edeceğim veya uzun süreler geçireceğim.”

61. O ikisinin (iki denizin) arasındaki birleşme yerine ulaştıkları zaman, balıklarını unuttular. O (balık) da denizde, yoluna giden olarak kendi yolunu tuttu.

62. (Orayı) geçtiklerinde (Musa) genç adamına dedi ki: “Bize sabah yemeğimizi getir! Andolsun ki bu yolculuğumuzdan dolayı yorgun düştük.”

63. O da dedi ki: “Gördün mü? Biz kayaya sığındığımız zaman, şüphesiz ben balığı unuttum. Onu hatırlamayı, şeytan’dan başkası bana unutturmadı. O (balık) da denizde, şaşılacak bir şekilde kendi yolunu tuttu.”

64. (Musa) Dedi ki: “İşte aradığımız şey buydu.” Böylece ikisi izlerini takip ederek geri döndüler.

65. Derken kullarımızdan bir kul buldular. Biz ona katımızdan bir rahmet verdik ve biz ona tarafımızdan bir ilim öğrettik. (*)

(*) Bazı kaynaklarda buradaki kişinin Hızır olduğu söylenmiş olsa da Hızır hakkındaki halk arasında dolaşan pek çok söylentinin, muteber bir delile dayanmadığı görülmektedir. “Senden önce de hiçbir beşere ebedî hayat vermedik…” Enbiya, 34 ayeti Hızır’ın anlatıldığı şekilde sürekli yaşayan bir kişi olmadığına delildir.

66. Musa ona dedi ki: “Yol gösterici olması bakımından öğretildiğin şeyden (bilgiden), bana da öğretmen üzere sana tabi olabilir miyim?”

67. O (zat) dedi ki: “Muhakkak ki senin, benimle beraberliğe, sabır olarak asla gücün yetmeyecek.”

68. “Kendisini bilgiyle kuşatmadığın şeye nasıl sabredeceksin?”

69. (Musa) dedi ki: “Eğer Allah dilerse, beni sabırlı bulacaksın ve senin işine de karşı gelmeyeceğim.”

70. O (zat) dedi ki: “Eğer bana tabi olursan, o takdirde ondan sana, öğüt olarak söz edinceye kadar, bana bir şey hakkında soru sorma!”

71. Böylece ikisi yola koyuldular. Nihayet gemiye bindikleri zaman, onu deldi. (Musa) dedi ki: “İçindekileri boğman için mi onu deldin? Andolsun ki sen, tehlikeli şaşılacak bir şeye geldin.”

72. O (zat) dedi ki: “Demedim mi? Muhakkak ki senin, benimle beraberliğe, sabır olarak asla gücün yetmeyecek.”

73. (Musa) dedi ki: “Unuttuğum şey sebebiyle bana çıkışma ve işimden dolayı da bana zorluk yükleme!”

74. Yine ikisi yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğuna rastladıkları zaman, hemen onu öldürdü. (Musa) dedi ki: “Tertemiz bir canı, can karşılığı olmadan mı öldürdün? Andolsun ki sen, çirkin bir şeye geldin.”

75. O (zat) dedi ki: “Ben sana demedim mi? Muhakkak ki senin, benimle beraberliğe, sabır olarak asla gücün yetmeyecek.”

76. (Musa) dedi ki: “Eğer sana bundan sonra bir şeyden sorarsam, o takdirde bana arkadaşlık etme! Mutlaka benim tarafımdan bir özre ulaştın (mazursun).”

77. Yine ikisi yola koyuldular. Nihayet bir şehrin halkına geldikleri zaman, onun halkından yemek istediler. Onlar da o ikisini misafir etmekten çekindiler. Derken ikisi, orada yıkılmayı isteyen bir duvar buldular. Hemen onu doğrulttu. (Musa) dedi ki: “Eğer isteseydin, elbette ona karşı bir ücret alırdın.”

78. O (zat) dedi ki: “İşte bu, benimle senin aramızın ayrılığıdır. Sabır olarak ona (bu olaylara), güç yetiremediğin şeylerin açıklamasını sana haber vereceğim.”

79. “Gemiye gelince, o (gemi) denizde çalışan yoksullar içindi. Ben onu kusurlu yapmak istedim. Onların önlerinde her gemiyi zorla alan bir kral vardı.”

80. “Oğlan çocuğuna gelince, onun anne babası mü’min kimselerdi. Bu yüzden o ikisini bir taşkınlığa ve bir küfre zorlar diye korktuk.”

81. “Böylece Rablerinin, temizlikçe ondan daha hayırlı ve merhametçe ondan daha yakın birini, o ikisine onun yerine vermesini istedik.”

82. “Duvara gelince, o (duvar) şehirde iki yetim oğlan çocuğunun idi. Altında da onlara ait bir define vardı ve ikisinin babası da sâlih bir kimseydi. Rabbin, kendinden bir rahmet olarak, o ikisinin rüştlerine ermelerini ve definelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendi işimden dolayı yapmadım. İşte ona (bu olaylara) karşı, sabır olarak güç yetiremediğin şeylerin açıklaması budur.”

83. Sana Zülkarneyn’den (*) de sorarlar. De ki: “Size ondan, öğüt okuyacağım.”

(*) Zülkarneyn kelimesi “zü” edatı ile “karneyn” kelimesinden oluşmaktadır. “Karneyn” karn kelimesinin tesniyesi yani ikilidir. Zü sahiplik bildiren bir edattır. Karn ise “boynuz”, “çağ” anlamlarına gelir. Bununla birlikte karneyn ikili, yeryüzünde hem doğuya ve hem de batıya sahip olan cihangir anlamına da gelir. Böylece “Zülkarneyn” tamlaması, “iki boynuz sahibi” veya “iki çağ sahibi” veya “doğu ve batının fatihi, büyük cihangir” demek olur. Bu kelime mevzu bahis zatın asıl ismi olmayıp, onu niteleyen sıfatıdır.

84. Muhakkak ki biz ona, yeryüzünde güç/iktidar verdik. Ona her şeyden bir de sebep verdik.

85. O da bir sebebe uydu.

86. Nihayet güneşin battığı yere ulaştığı zaman, onu kara balçıklı bir gözede batarken buldu. Onun yanında bir de kavim buldu. Dedik ki: “Ey Zülkarneyn! Ya azap edersin ya da onlar hakkında iyilik edinirsin.”

87. Dedi ki: “Zulmedene gelince, ileride ona azâp edeceğiz. Sonra Rabbine döndürülür de O da ona, görülmemiş dehşetli bir azapla azap eder.”

88. “Ama kim de iman eder ve hayırlı işler yaparsa, o takdirde onun için karşılık olarak en güzeli vardır ve ona işimizden kolayını söyleriz.”

89. Sonra o, yine bir sebebe uydu.

90. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman, onu (güneşi), kendilerine onun (güneşin) önünden bir perde kılmadığımız bir kavmin üzerine doğarken buldu.

91. İşte onlar böyleydi. Biz, bilgiyle onun yanındakileri kuşatmıştık.

92. Sonra o, yine bir sebebe uydu.

93. Nihayet iki setin arasına ulaştığı zaman, o ikisinin arasından bir kavim buldu. Neredeyse söz olarak hiçbir şeyi derinlemesine kavrayamıyorlardı.

94. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye’cüc ve Me’cüc, bu yer de bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir set yapman üzere sana bir vergi kılalım mı?”

95. Zülkarneyn dedi ki: “Rabbimin o konuda bana verdiği imkân daha hayırlıdır. Siz bana (bedensel) güçle yardım edin! Ben de sizinle onların arasında bir engel kılayım.”

96. “Bana demir parçaları getirin!” Nihayet iki dağ yamacının arasını eşit seviyeye getirince dedi ki: “Üfleyin (Körükleyin)!” Nihayet onu ateş hâline getirince dedi ki: “Getirin bana! Üzerine erimiş bakır dökeyim.”

97. Artık onu ne aşabildiler, ne de onu delebildiler.

98. (Zülkarneyn) dedi ki: “Bu Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi geldiği zaman, onu yerle bir edilmiş kılar. Rabbimin vaadi gerçektir.”

99. O gün onların bazılarını bazılarının içinde, dalgalanır halde bıraktık. Sur’a da üflendi ve artık onları topladıkça topladık.

100. O gün cehennemi kâfirlere sundukça sunduk.

101. Onlar ki gözleri, zikrimden perde içindeydi ve onu dinlemeye dayanamıyorlardı.

102. Gerçeği örtüp inkâr eden kimseler, benim yanım sıra yarattığım astlarımdan olan kullarımı, veliler edineceklerini mi zannettiler? Şüphesiz ki biz, cehennemi kâfirler için konak olarak hazırladık.

103. De ki: “Size amelce en çok ziyana uğrayacakları haber verelim mi?”

104. Onlar ki iş olarak kendilerinin iyi yaptıklarını sanırlarken, dünya hayatında bütün çabaları sapıp gitti.

105. İşte onlar Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden onların amelleri başarısız oldu (boşa gitti). Kıyamet günü onlar için bir terazi bile kurmayacağız.

106. İşte böyle, inkâr ettikleri şeyler ve ayetlerimi ve resullerimi eğlence edinmeleri sebebiyle onların karşılığı cehennemdir.

107. Muhakkak ki iman eden ve hayırlı işler yapan kimselere ise, Firdevs cennetleri onlara bir konak oldu.

108. Onun içinde sürekli kalacaklardır. Ondan ayrılmak istemezler.

109. De ki: “Eğer deniz Rabbimin kelimeleri için mürekkep olsaydı ve onun bir mislini yardım olarak getirseydik bile, Rabbimin kelimeleri bitmeden önce, elbette deniz biterdi.”

110. De ki: “Ben ancak sizin benzeriniz bir beşerim. Bana, ancak Rabbinizin tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umarsa, o takdirde hayırlı iş yapsın ve Rabbinin kulluğuna, hiçbir kimseyi ortak koşmasın!”

Kudret Uğurlu Eminsoy

Yönetici

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir