Ahirete Nispetle Dünya’nın Misali

Konu 17 Hadis 17: Ahirete nispetle Dünya’nın misali hakkında

حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللهِ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أبو المُنْذِرِ الطُّفَاويُّ عنْ سُلَيمانَ الأعْمَشِ قال حَدَّثَنَا مُجاهِدٌ عنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُما قال أَخَذَ رَسُولَ اللهِ صلَّى اللهُ عَلَيْهِ وسلَّمَ بِمَنْكِبِي فَقال كُنْ فِي الدُّنْيا كَأنَّكَ غَرِيبٌ أوْ عابِرُ سَبِيلٍ و كانَ ابْنُ عُمَرَ يَقُولُ إذَا أمْسَيْتَ فَلَا تَنْتَظِرْ الصَّباحَ و إذَا أصْبَحْتَ فَلَا تَنْتَظِرْ المَسَاءَ وَ خُذْ مِنْ صِحَّتِكَ لِمَرَضِكَ مِنْ حَياتِكَ لِمَوْتِكَ

Abdullah ibnu Ömer Allah onun ikisinden razı olsun şöyle dedi: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem benim omuzumu tuttu ve: “Dünyada bir yabancı veya yolcu gibi ol!” buyurdu.
Mücahid dedi ki: İbnu Ömer şöyle derdi: “Akşama eriştiğinde sabahı bekleme, sabaha eriştiğinde de akşamı bekleme! Sıhhatli iken Allah’ın itaati ile meşgul ol ki, hastalığında seni buna zorlamayalım. Ölümünden önce hayatından faydalan.”
Buhari, Kitabur Rikak: 3 – (6416)
Dünya kelimesinin kökeni bu konuda çok önemli bir anlam içerir. Kelime, Arapça’daki “denîy” sıfatından türemiştir. Denîy ise, alçak, düşük, basit, değersiz gibi anlamlara gelmektedir. Ahiret ise son, sonra olan, bir şeyin sonu demektir. Ahiret günü de hayatın son günü anlamına gelir. Ahiret günü, kıyametin kopması ile başlayacak olan ve ardından yeniden dirilişin gerçekleşeceği ve hesabın verileceği, zaman dilimini kapsar. Ahiret hayatı ise bu hesap vermeden sonra gidilecek yere göre, cennet veya cehennem’deki hayat sürecidir. Kısaca öteki hayat da denilir.

اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا وَفِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٌ وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.”
57 / Hadid, 20
Dünya hayatının en mühim gerçeği her şeyin geçici olmasıdır. Yaratılmış ne varsa eninde sonunda bir gün ölüyor. Çevremizde gördüğümüz şeylerin, evvelce yokluktan varlığa geçtiğini yani doğduğunu gözlemliyoruz. Nihayetinde de belli bir süre sonunda geldiği yere geri dönüyor. Madem ki ölüm var ve her şey geçici, o halde bu telaş niye? Uğrunda uğraşıp didinilen, bunca şeyin bir zaman sonra yok olacağını bilmek yetmiyor mu? Yoksa görmemezlikten mi geliyoruz?
Aslında yaşamak ölmekten zordur. Çünkü yaşamak, mücadele etmektir. Kurulmuş hayat düzeni yaşam ve ölüm arasında döner durur. Hayat bir yüzü yazı, bir yüzü tura olan madeni paraya benzer. Tura ile gelir, yazı ile göçeriz. Ne zaman hayatın kader eli yazı tura atsa, bir yerlerde birileri doğar veya birileri ölür.
Var olmak ile yok olmak arasındaki karar elbette ki bize ait değildir. O halde endişe olarak neyimiz varsa bunları bir kenara atmalıdır. Varlığımızdan evvel yok değil miydik? Öyleyse bu kararı bizim yerimize veren, hayatımızı da şüphesiz kolaylaştıcaktır. İnsanı yaratan Allah, yediğimizi, içtiğimizi, giydiğimizi, soluduğumuz havayı ve daha nice ihtiyaçlarımızı da yaratmaktadır. Rızka kefil olduğunu söylemektedir. Buna rağmen bir korku ile Dünya’nın peşine düşüpte ahireti unutmaktayız. Sanki her şeyin sonu gelmişte bir daha bulunmayacakmış gibi, büyük bir aç gözlülükle Dünya’nın peşinden koşmamak lazımdır.
İstediklerine sahip olamama korkusu ve sahip olduklarından olma korkusu ile gerçekte yaşanması gereken hayat yaşanmamaktadır. Nice yokluğa mahkum, geçici menfaatlerin peşinde koşarak, yaşanmaması gereken bir hayat yaşanıyor. Böylece, arzuların peşinden koşmanın doğal bir getirisi olan korkuların kölesi haline geliniyor.
Eğer hayat, yalnızca bu Dünya’dan ibaret olarak düşünülürse, yanılmış olunur. Yalnızca maddiyat olsaydı, maneviyat olur muydu? Bizi yokluktan varlığa çıkaranın, yaşamı ve ölümü yaratanın, ihtiyaçlarımızı bize vermeyeceğini sanmak ne kadar da yanlış. Biz yaşamaktan sorumluyuz. Yaratmak ve öldürmek ise kaderin sahibine ait. O, ihtiyaç olan her şeyi önümüze sererken, bizle ne yapıyoruz? İhtiyaç diyerek, arzuların kölesi oluyoruz. Gücümüzün yetmeyeceği şeylere yöneliyoruz. Bizi hiç ama hiç ilgilendirmeyen işlerle uğraşıyoruz. Oysaki bunun tersi davranmak, Allah’a teslim olmak ve Dünya peşinde koşmamak, asıl yurt olan ahiret için çalışmak ve yapabilabilecek şeylerle ilgilenmek, kişiyi aradığı o huzurun kapısına götürür.
Unutma ki Dünya ahiretin tarlasıdır. Tarlana ne ekersen onu biçersin. Arpa ekersen, hasat zamanı buğday biçemezsin. İnsanın yaptıkları işler tohumlara benzer. Dünya tarlasına ektiğin işlerin karşılığını da, bir hasat zamanı olan ahiret gününde, elbette alacaksın. O halde o günden sakınmak gerekir. Bunun içinde bir hayal olan bu Dünya’nın süslerine fazla kapılmamalıdır.
Dünya sanki bir rüya gibidir. Uykuda gördüğümüz rüyanın değeri, uyandığımızda ne kadardır? İşte o güzel rüya ne kadar değerliyse, Dünya hayatı da ahiretin yanında o kadar değerlidir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem “İnsan uykudadır. Ölünce uyanır.” diyerek bu konuyu ne kadar güzel özetlemiştir.
Dünya, dışı şekerle kaplanmış, içiyse zehirlenmiş elmalı şekere benzer. Şekeri seni aldatır da iştahla ısırırsan, zehirlenir, helâk olursun. Bu nedenle Dünya’nın tatlı ama aldatıcı cilvelerine kaplamamalıdır. Bunun yerine ahirete dönük işler yapmalıdır. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe, kadere, öldükten sonra tekrar dirilmenin hak olduğuna iman edip, hem dil ile “Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik ederim ve Muhammed’in O’nun kulu ve O’nun resulû olduğuna da şahitlik ederim.” diyerek ikrar ve hem de kalp ile tasdik ederek yüzümüzü Allah’a çevirmeli ve ardından da kulluk görevlerimiz olan ibadetlerimizi yapmalıdır.
Dünya’ya ihtiyaç kadar çalışılmalıdır. Fazlası zarardır. İnsanı oyalar ve vazifelerini yapmasına mani olur. Bu konuda Ebu Bekir Şibli’nin naklettiği bir hadis-i şerif’te Ebu Bekir Şibli dedi ki: “Dört yüz kadar âlime hizmet ettim. Dört bin hadis ezberledim. Sonra yalnız bir tanesini seçip onunla amel ettim. Kurtuluşumun bu hadise bağlı olduğunu anladım. O hadis-i şerif de Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Ey insan! Dünya için orada kalacağın kadar çalış. Ahiret için de orada kalacağın kadar çalış. Allah için, O’na ihtiyacın kadar çalış. Cehenneme dayanacağın kadar da günah işle.” Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem böyle buyurarak Dünya’dan ve ahiretten hangisine daha fazla ağırlık verilmesi gerektiğinin sınırlarını belirtmiştir.
Sonuç olarak kişi, evvela kendine sormalıdır. “Ben kimim? Benim vazifem nedir? Nasıl bir hayat yaşamalıyım?” Eğer bu Dünya’nın geçici olduğunu ve bir gün muhakkak bırakıp gideceğini idrak ederse, bu sorulara doğru cevap vermiş olur. Kişi için ihtiyacından fazlasına göz dikmek huzursuzluk getirir. Allah’a kulluk görevlerini unutturur. Bunun neticesinde de hem Dünya hayatı ve hem de ahiret hayatı kaybedilir. Ne kadar da üzücü bir son! Artık aklınızı kullanarak, ibret alacak ve ahiret için de hazırlık yapacaksınız değil mi?
Sağlıcakla kalın. Sevgi ışığınız, kalbiniz rehberiniz olsun.

Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir