Bakara Suresi

BAKARA SURESİ
Resmi Mushaf: 2 / İniş Sırası: 87 / Medine’de inmiştir. 286 ayettir.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. Elif, Lam, Mim. (*)
(*) Böyle harflere huruf-u mukatta / kesik harfler denir. Bunların manalarını ve neyi kast ettiklerini Allah bilir.
2. İşte bu, kendisinde şüphe olmayan Kitap’tır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir.
3. Onlar ki, gayba (*) iman ederler ve salâtı (namazı) ikâme ederler (**) ve onları rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler (ihtiyaç sahiplerine harcarlar).
(*) Arapça’da “gizli kalmak, gizlenmek, görünmemek, uzaklaşmak, gözden kaybolmak” anlamında mastar ve “gizlenen, hazırda olmayan bulunmayan şey” manasında isim veya sıfat olarak kullanılır. (Lisânü’l-Arab, “gyb” md. Fîrûzâbâdî, el-Ḳamûsü’l-muhit “gyb” md.)
Râgıb el-İsfahânî gaybı “duyular çerçevesine girmeyen ve aklın zaruri olarak gerektirmediği şey”, İbnü’l-Esîr de “kalplerde (zihinlerde) mevcut olsun veya olmasın gözlerden gizli kalan her şey” tarzında açıklamışlardır. (el-Müfredât, “gayb” md. en-Nihâye “gyb” md.) (TDV İslâm Ansiklopedisi)
(**) “İkame” kelimesi kaldırıp dikmek, düzeltip doğrultmak, kıymetlendirmek, kalkındırmak, devam ettirmek, dikkat ederek yapmak anlamlarına gelmektedir. Salât kelimesi de namaz, dua, mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmak, toplumu aydınlatmak demektir. (Detay için Ahzab, 56’ya bakın!) Burada namaz anlamındadır. Böylece mana “namazı dimdik ayağa kaldırın, namazı muhafaza ederek onu devamlı hale getirin, namazı hakkını vererek dosdoğru bir şekilde kılın!” olur. Namaz kılmak manası “yusalli” gibi salat kelimesinin fiil halinde bulunduğu zaman ele alınmalıdır. Eğer “ikâme” elifsiz olursa yani “kamet” halindeyse, namaza kalkmak, namaza durmak anlamına gelir. “Kamet” kalkmak, “ikâme” ise kaldırmaktır.
4. Onlar ki, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar ahirete de şüpheden uzak, sağlam ve kesin olarak inanırlar.
5. İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredir ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
6. Şüphesiz ki gerçeği örtüp inkâr edenler var ya, onları uyarmışsın ya da onları uyarmamışsın, onlar için birdir. İman etmezler.
7. Allah onların kalplerine ve onların işitmelerine mühür bastı. Onların gözlerinde de bir perde vardır. Büyük bir azap da onlara aittir.
8. İnsanlardan kimileri, iman edenler olmadıkları halde derler ki: “Allah’a ve ahiret gününe iman ettik.”
9. Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Oysaki onlar kendilerinden başkasını aldatmazlar ve de farketmezler.
10. Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onları hastalık olarak arttırmıştır. Yalan söylemekte oldukları şeyler sebebiyle de acıklı azap onlara aittir.
11. Onlara, “Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın!” denildiğinde dediler ki: “Biz ancak ıslah edenleriz.”
12. Dikkat edin! Şüphesiz ki onlar, bozguncuların ta kendisidir. Fakat farketmezler.
13. Onlara, “İnsanların iman ettiği gibi iman edin!” denildiğinde dediler ki: “Sefihlerin (*) iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?” Dikkat edin! Şüphesiz ki onlar sefihlerin ta kendisidir. Fakat bilmezler.
(*) Sefih, ‘sefh veya sefeh’ fiilinin fâil ismidir. ‘Sefh veya sefeh’ sözlükte görüş ve gidişatta hafiflik ve gevşeklik demektir ki, akıl noksanlığından meydana gelir. Her türlü işte aklın hafifliği, düşüncesizlik, önem vermemek, akla ve dine aykırı hareket etmek demektir. Bir ucu budalalığa varan hafiflik, fikirsizlik ve aklı kullanmamaktır. Dinen sefihlik de, akıl ve dinin gereği zıddına hareket etmektir ki bunun karşıtı ‘rüşd’dür. Dilimizde kullanılan ‘sefâhat’ kelimesi de bu anlamda aklı kullanmamayı, görüş ve fikirde zevk ve şehvete uymayı ifade eder. Bu, daha çok budalalıktan ya da aklı yeterince kullanmamaktan kaynaklanır. ‘Sefh veya sefeh’ sahibi kimselere ‘sefih’ denilmektedir. (Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 585-586. Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.)
14. İman edenlerle buluştuklarında dediler ki: “Biz iman ettik.” Şeytanlarıyla yalnız kaldıklarında da dediler ki: “Muhakkak ki biz, sizinle beraberiz. Biz sadece alay edenleriz.”
15. Allah onlarla alay eder ve onlar bocalarken, azgınlıkları içinde onları sürükler.
16. İşte onlar, hidayet ile sapkınlığı satın alan kimselerdir. Fakat (*) onların ticareti kar getirmedi. Hidayete erenler de olmadılar.
(*) Ayet başlarında ve aralarında geçen “Fe” ifadesinin bire bir Türkçe’de karşılığı yoktur. “Fe” bir bağlaç veya konuya giriş ifadesi olarak böylece, -de, -da, öyleyse, o halde, fakat, artık, o takdirde, öyle ki, sonra, hemen, akabinde gibi yerine göre kullanılmaktadır.
17. Onların örneği ateş yakmak isteyen kimsenin örneği gibidir. Öyle ki o (ateş), onun çevresindeki şeyleri aydınlattığı zaman, Allah onların ışığını giderdi ve onları, görmez halde, karanlıklar içinde terk etti.
18. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler.
19. Veya içinde karanlıklar ve gök gürlemesi ve şimşek olan gökten boşalan şiddetli bir yağmur gibidir. Yıldırımlardan, ölümün gelmesinden dolayı parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah, gerçeği örtüp inkâr edenleri çepeçevre kuşatandır.
20. Neredeyse şimşek, onların gözlerini alır. Her ne zaman, onlara aydınlık olsa, onun içinde yürürler. Onlar için karanlık olduğunda da ayakta dikilip kalırlar. Eğer Allah dileseydi, onların işitmelerini ve onların görmelerini elbette giderirdi. Muhakkak ki Allah her şeye gücü yetendir.
21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri de yaratan Rabbinize kulluk edin! Umulur ki Allah’a karşı gelmekten sakınırsınız.
22. O ki, sizin için yeryüzünü bir döşek ve gökyüzünü bir bina kıldı ve gökten su indirdi de onunla sizin için, rızık olarak meyveler çıkardı. Öyleyse siz biliyorken, Allah’a eşler kılmayın!
23. Eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içindeyseniz, öyleyse onun benzeri bir sure getirin! Eğer doğru sözlü kişilerseniz Allah’ın yarattığı astlarından (*) şahitlerinizi de çağırın!
(*) Dûn kelimesi ast, astı, alt, alttaki, altındaki, aşağısındaki, emrindeki gibi anlamlara gelmektedir. “Madûn” şeklinde de Osmanlıca’da makam ve memuriyet itibari ile kullanılmaktaydı. “Min dunillah” şeklinde Allah için kullanıldığında ise “Allah’ın yanı sıra yarattığı astlarından” anlamına gelir. Bu ifadede vurgulanmak istenen de Allah ile birlikte edinilen putlardır. Müşrikler Allah’ı inkâr etmezlerdi ama Allah’ın yanında aracılık yapacak, kendilerine şefaat edecek geçmişte yaşamış şahısları veya insan harici gök cisimleri gibi başka yaratılmışları ilah seviyesine getirip onlara Allah ile birlikte tapınırlardı. İşte bu tapınılan putların gerçekte Allah’ın yarattığı astları olduğu vurgulanarak, müşriklere yaptıkları bu işin ne kadar değersiz olduğu gayet açık bir şekilde anlatılmaktadır.
24. Öyle ki eğer yapamazsanız, zaten asla yapamayacaksınız, o takdirde gerçeği örtüp inkâr edenler için hazırlanan, yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten sakının!
25. İman eden ve hayırlı işler yapan kimseleri müjdele! Muhakkak altından ırmaklar akan cennetler onlara aittir. Her ne zaman ondan (cennetten), rızık olarak bir meyveyle rızıklandırılsalar dediler ki: “Bu önceden rızıklandırıldığımız şeydir.” Hâlbuki (dünyadakilerle) birbirine benzer olarak ona verildi. Orada (cennette) tertemiz eşler onlara aittir. Onlar onun içinde sürekli kalacaklardır.
26. Muhakkak ki Allah, bir sivrisineği, hatta onun üstündekileri, örnek vermekten çekinmez. İman eden kimselere gelince, muhakkak onun Rablerinden Hak olduğunu bilirler ve gerçeği örtüp inkâr eden kimselere gelince de derler ki: “Allah, bu örnekle ne istedi?” Allah onunla çoğunu saptırır ve onunla çoğunu doğru yola iletir. Allah onunla fasıklardan (*) başkasını saptırmaz.
(*) Fasık, Lügatta, çıkmak manasına gelir. Daha özel bir anlam ile “olgun hurmanın kabuğundan dışarı çıkmasına” denir. Istılahta ise, Allâh’a itâati terkedip O’na isyâna dalmaktır. Yani kısaca ilâhı emirlerin dışına çıkmaktır. Bunun dışında genellikle Kur’an-ı Kerîm’de geçen fısk ve fâsıklar tâbiri küfür ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Buradaki ayrıntı günahta ısrar ve kasıtlı olarak gerçeği örtüp inkâr etmektir. İşlemiş olduğu günah veya günahlarda kasıtlı olarak ısrar etmek, günah olduğunu bile bile o işi yapmaya devam etmek ve o işin günah olduğunu delilsiz olarak kabul etmemekle imandan çıkmak demektir.
27. Onlar ki Allah’ın ahdini, onun kesin olarak bağlanmasından sonra bozarlar ve Allah’ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi (iman, akrabalık, beşerî ve ahlâkî bütün ilişkileri) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. İşte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
28. Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Siz ölülerdiniz de O sizi diriltti. Sonra sizi öldürecek sonra diriltecek sonra O’na döndürüleceksiniz.
29. O, yeryüzündekilerin tümünü sizin için yaratandır. Sonra göğe yöneldi. Ardından onları yedi gök halinde düzenledi. O her şeyi en iyi bilendir.
30. Bir zaman Rabbin meleklere demişti ki: “Muhakkak ki ben, yeryüzünde bir halife kılacağım.” Demişlerdi ki: “Biz seni hamd ile tespih ederken ve seni kutsayıp yüceltirken, orada (yeryüzünde) bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birisini mi orada (halife) kılacaksın?” Demişti ki: “Muhakkak sizin bilmediğiniz şeyleri, en iyi bilen benim.”
31. Âdem’e onun (*) bütün isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere sundu. Ardından dedi ki: “Eğer doğru söyleyenlerseniz, bunların isimlerini bana haber verin!”
(*) Buradaki dişil o anlamına gelen “ha” zamiri, Dünya, yeryüzü için kullanılmaktadır.
32. (Melekler) dediler ki: “Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin (*). Bize öğrettiğinden başka bize ait bir ilim yoktur. Muhakkak ki sen her şeyi en iyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olanın ta kendisisin.”
(*) Münezzeh demek arı, duru, temiz, uzak tutulan, uzak demektir.
33. (Allah) dedi ki: “Ey Âdem! Onları isimleriyle haber ver!” Onları isimleriyle haber verdiği zaman (Allah) dedi ki: “Ben size, muhakkak ki göklerin ve yerin gaybını en iyi bilen ve sizin açığa vurduğunuzu ve gizlemekte olduğunuzu da en iyi bilen benim demedim mi?”
34. Meleklere “Âdem için secde edin!” dediğimiz zaman, İblis hariç, hemen secde ettiler. O ise direndi ve büyüklük tasladı ve gerçeği örtüp inkâr edenlerden oldu.
35. Dedik ki: “Ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleşin ve ondan, ikinizin dilediği yerden, bolca yiyin! Bu ağaca da yaklaşmayın! Yoksa ikiniz, zalimlerden olursunuz.”
36. Bunun üzerine şeytan, oradan (cennetten) ikisini yanıltıp kaydırdı. Böylece ikisini içinde bulundukları konumdan çıkardı. Biz de dedik ki: “Bazınız bazınıza düşman olarak inin! (*) Sizin için bir süreye kadar yeryüzünde, yerleşim yeri ve (geçinmeniz için) mal vardır.
(*) “İhbitu” sözcüğü “inin” anlamına gelmektedir. Emir kipi halindeki bu fiil, yüksek bir yerden alçak bir yere inmek demek değildir. İnsan maddi boyutuyla dünyalıdır. Yani zaten Dünya’dadır. Âdem’in bahçe anlamında kullanılan cenneti de yeryüzündedir. Bu nedenle hesaptan sonra gidilecek olan cennetten Dünya’ya mesafe olarak indirilmemiştir. Dünyadaki cennetten çıkarılmıştır. Buradaki “ihbitu” kelimesi daha ziyade tenzili rutbe yani rütbe indirilmesi anlamındadır. “Tahtttan indirildi.” der gibi. Değerde yüksek, üstün bir konumdan, değeri düşük, aşağı bir konuma inmektir. Ayrıca yaşam kalitesi yüksek bir yerden daha aşağı bir yere gitmek anlamında da kullanılır. Yer değişikliğinden söz edilmektedir. Güzel bir mekândan ayırıp, kötü bir mekâna gönderilmek kast edilmiştir. Yani dünyada onlara ayrılmış bahçeden dünyanın diğer yerlerinde yaşamak üzere çıkartılmışlardır. Bakara suresi 61. Ayette de “Mısır’a inin!” şeklinde de geçmektedir.
37. Bunun üzerine Âdem Rabbinden sözler aldı. Böylece (Allah) onun tövbesini kabul etti. Muhakkak ki O, tövbeleri çok kabul eden, çok bağışlayanın ta kendisidir.
38. Dedik ki: “Hep birlikte ondan (cennetten) inin! Eğer benden size bir yol gösterici gelirse artık kim yol göstericime uyarsa o takdirde onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.”
39. Gerçeği örtüp inkâr eden ve ayetlerimizi yalanlayan kimseler! İşte onlar ateşin sahipleridir (cehennemliklerdir). Onlar onun içinde sürekli kalacaklardır.
40. Ey İsrailoğulları! Sizi nimetlendirdiğim nimetimi hatırlayın! Ahdimi yerine getirin, ben de sizin ahdinizi yerine getireyim! Yalnızca benden, artık benden korkun!
41. Sizinle beraber bulunan için, doğrulayıcı olarak indirdiğime iman edin ve onu ilk inkâr eden siz olmayın ve ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın ve yalnızca benden, artık benden sakının!
42. Gerçeği batılla karıştırmayın ve siz biliyorken gerçeği gizlemeyin!
43. Salâtı (namazı) ikame edin ve zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin!
44. Siz Kitabı okuyorken, kendinizi unutuyorsunuz ve insanlara iyiliği mi emrediyorsunuz? Halâ akıl etmeyecek misiniz?
45. Sabır ve salâtla (duayla) yardım isteyin! Muhakkak ki o haşyetle korkanlardan başkasına, elbette büyüktür (ağırdır).
46. Onlar ki kendilerinin Rablerine kavuşacaklarını ve O’na dönecek olduklarını çok iyi bilirler.
47. Ey İsrailoğulları! Sizi nimetlendirdiğim nimetimi hatırlayın! Muhakkak ki ben sizi, âlemlere üstün kıldım.
48. Sakının o günden ki bir kimse bir kimsenin yerine herhangi bir şeyle cezalandırılmaz. Ondan bir şefaat de kabul edilmez. Ondan bir fidye de alınmaz. Onlar yardım da edilmezler.
49. Hani sizi, Firavun ailesinden kurtarmıştık. Size azabın en kötüsünü ceza olarak veriyorlardı. Sizin oğullarınızı boğazlıyorlar ve sizin kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
50. Hani size, denizi yarmıştık da sizi kurtarmıştık. Siz bakıyorken Firavun ailesini de boğmuştuk.
51. Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz zalimler olarak, onun ardından buzağıyı (ilâh) edinmiştiniz.
52. Sonra belki siz, şükredersiniz diye bunun ardından sizi affetmiştik.
53. Belki siz, doğru yolu bulursunuz diye Musa’ya da Kitabı ve Furkan’ı vermiştik.
54. Hani Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Muhakkak ki siz buzağı (ilâh) edinmenizle kendinize zulmettiniz artık Bârî (*) olan yaratıcınıza tövbe edin de kendi nefislerinizi ölüme maruz bırakın (nefsinizi terbiye edin, düzeltin)! İşte bu, Bârî olan yaratıcınız katında sizin için hayırlıdır.” Bunun üzerine O tövbenizi kabul etmişti. Şüphesiz ki O, tövbeleri çok kabul eden, çok merhametli olanın ta kendisidir.
(*) Bârî isminin anlamı her şeyin âzâ ve cihazlarını birbirine uygun bir halde, bir örneği olmaksızın yaratandır.
55. Hani siz de demiştiniz ki: “Ey Musa! Allah’ı açıkça görene kadar sana asla iman etmeyeceğiz.” Bunun üzerine siz bakıyorken, yıldırım sizi almıştı.
56. Sonra umulur ki şükredersiniz diye ölümünüzün ardından sizi diriltmiştik.
57. Bulutu da üzerinize gölge yapmıştık ve sizin üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirmiştik. “Sizi rızıklandırdığımız şeylerin temizlerinden yiyin!” Onlar bize zulmetmediler ancak kendilerine zulmediyor oldular.
58. Hani demiştik ki: “Bu şehre girin de ondan, dilediğiniz yerden, bolca yiyin! Kapıdan da secde ederek girin ve “Hıtta” (*) deyin! Biz de sizin için hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere de arttıracağız.”
(*) Hıtta demek “Ya Rabbi! Bizi affet!” demektir.
59. Fakat zulmeden kimseler, sözü kendilerine söylenmiş olandan başkasıyla değiştirdiler. Bunun üzerine biz de doğru yoldan çıkmaları sebebiyle zalimlerin üstüne gökten bir pislik indirdik.
60. Hani Musa, kavmine su içirmek istemişti. Bunun üzerine demiştik ki: “Asanla şu taşa vur!” Hemen ondan (taştan) on iki pınar fışkırmıştı. Her bölük insan, kendi içeceği yeri bilmişti. “Allah’ın rızkından yiyin ve için! Bozguncular olarak da yeryüzünde karışıklık çıkarmayın!”
61. Hani siz demiştiniz ki: “Ey Musa! Biz tek bir yemeğe asla sabredemeyeceğiz. Artık bizim için Rabbine dua et! Bize yeryüzünün yetiştirdiği şeylerden, onun baklasından ve salatalığından ve sarımsağından ve mercimeğinden ve soğanından çıkarsın!” (Musa) dedi ki: “Siz değersiz aşağı olanı, hayırlı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde kendiniz için istediğiniz şeylerin olduğu bir Şehre inin!” Onların üzerine zillet ve yoksulluk damgası vuruldu ve Allah’tan bir gazaba uğradılar. İşte bu muhakkak onların, Allah’ın ayetlerini inkâr ediyor ve peygamberleri haksız yere öldürüyor olmaları sebebiyledir. İşte bu, isyan ettikleri ve haddi aşıyor olmaları sebebiyledir.
62. Muhakkak ki iman eden kimseler ve Yahudi ve Nasranî ve Sabiî olan kimselerden kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve hayırlı iş yaparsa, o takdirde onlara Rablerinin katında mükâfatları vardır ve onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.
63. Hani sizin kesin sözünüzü almıştık. Tûr’u da sizin üzerinize kaldırmıştık. “Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içinde olanı düşünüp öğüt alın! Umulur ki Allah’a karşı gelmekten sakınırsınız.” (demiştik).
64. Sonra, bunun ardından yüz çevirip dönmüştünüz de eğer Allah’ın lütfu ve rahmeti üzerinize olmasaydı, elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
65. Ant olsun ki sizden Sebt’de (*) haddi aşanları siz bilmiştiniz. Böylece biz de onlara demiştik ki: “Aşağılık maymunlar olun!”
(*) Sebt Yahudiler için haftanın dinlenme ve son günü olan cumartesi günüdür. Yahudiler sebt gününe şabat günü derler. Pazar günüyle başlayan haftanın 7. günü olan Cumartesi, mutlak bir iş görmezlik günü olarak saptanmış ve bu güne “Şabat” adı verilmiştir. Şabat, kutsal addedilen bir gün olarak bireyin her türlü mesleki işine ara verip kendini ibadet ve Tora (Tevrat) öğrenimi yoluyla Tanrı’ya özgü kılması yanında, ruhsal tarafını güçlendirmesinin beklendiği bir gündür. Şabat günü fiziki güç harcanacak herhangi bir iş yapılması dinen yasaklanmıştır. Şabat koşulları cuma günü, gün batımıyla başlayıp, cumartesi günü gün batımı sonrasına kadar devam eder. Şabat’la ilgili yasakların temelinde bütün işlerin durdurulması vardır.
66. Böylece biz onu, onun önündekilere (*) ve ondan sonra geleceklere bir ibret ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüt kıldık.
(*) Dişil formdaki “ha”, “o” zamiri 65.ayette bahsedilen maymun hadisesi için kullanılmaktadır. Önündekiler ifadesi de hadiseyi gören o zamanki yaşayanları belirtir.
67. Bir zamanlar Musa, kavmine demişti ki: “Muhakkak ki Allah size, bir inek boğazlamanızı emrediyor.” Dediler ki: “Sen bizi alay konusu mu ediniyorsun?” Dedi ki: “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.”
68. Dediler ki: “Bizim için Rabbine dua et! Bize açıklasın! O nedir?” Dedi ki: “Şüphesiz ki O diyor ki, muhakkak ki o çok yaşlı ve çok genç olmayan, bunun arasında orta yaşlı bir inektir. O halde emredildiğiniz şeyi yapın!”
69. Dediler ki: “Bizim için Rabbine dua et! Bize açıklasın! Onun rengi nedir?” Dedi ki: “Şüphesiz O diyor ki, muhakkak ki o parlak sarı renkli bir inektir. Onun rengi bakanlara huzur verir.”
70. Dediler ki: “Bizim için Rabbine dua et! Bize açıklasın! O nedir? Muhakkak ki o inek bize müteşabih (*) geldi. Muhakkak ki biz, Allah dilerse, elbette doğruya ulaşacak kimseleriz.”
(*) Müteşabih demek birbirine benzeyen, benzeşen anlamına gelir. Ayrıca, manası tam olarak anlaşılmayıp tevil gerektiren, teşbih ile anlatılan ayetler içinde kullanılmaktadır. Böylece ayetteki mana, “İnek ineğe benzer / inekler birbirine benzer. Bu sebeple bu inek bize karışık geldi. Nasıl bir inek olduğunu tam olarak anlamadık.” şeklinde olur.
71. (Musa) dedi ki: “Muhakkak ki O diyor ki, gerçekten o (inek), toprağı süren bir zelil olmayan ve ekin sulamayan ve kendisinde bir leke bulunmayan, salınmış, serbest dolaşan bir inektir.” Dediler ki: “Şimdi gerçeği getirdin.” Böylece onu boğazladılar. Neredeyse yapmıyorlardı.
72. Hani siz bir kimseyi öldürmüştünüz de onun hakkında çekişip duruyordunuz. Allah, gizlemekte olduğunuz şeyi ortaya çıkarandır.
73. Bunun üzerine dedik ki: “Onun (ineğin) bir parçasıyla ona (öldürülen kimseye) vurun!” İşte Allah, ölüleri böyle diriltir. Mucizelerini de size gösterir ki belki akıl edersiniz.
74. Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı. Öyle ki o, taş gibidir veya katılık olarak daha şiddetlidir. Şüphesiz ki elbette kendisinden ırmaklar fışkıran taşlar vardır. Şüphesiz ki ondan, elbette yarılıp da kendisinden su çıkanları vardır. Şüphesiz ki ondan, elbette Allah’ın korkusundan (haşyetinden) aşağı düşenleri vardır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
75. Şimdi siz, onların size iman edeceklerine tamah mı ediyorsunuz? Oysa onlardan bir grup vardır ki, Allah’ın sözünü işitirler sonra onu akletmelerinin ardından, biliyorlarken, onu tahrif ederler.
76. İman edenlerle buluştukları zaman da derler ki: “İman ettik.” Onların bazısı bazısıyla baş başa kaldıkları zaman da derler ki: “Rabbinizin katında, onu size delil göstermeleri için mi Allah’ın size açtığını onlara anlatıyorsunuz? Siz akıl etmeyecek misiniz?”
77. Bilmezler mi? Muhakkak Allah, onların sakladıklarını ve açığa vurduklarını bilir.
78. Onlardan ümmiler (okuma yazma bilmeyenler) de vardır ki kuruntular dışında Kitap’ı bilmezler. Onlar sadece zanna kapılırlar.
79. Artık Kitap’ı kendi elleriyle yazan, sonra onu az bir karşılığa satmak için “Bu, Allah’ın katındandır.” diyen kimselere yazıklar olsun! Artık elleriyle yazdıklarından dolayı onlara yazıklar olsun! Kazandıklarından dolayı da onlara yazıklar olsun!
80. Dediler ki: “Sayılı günler dışında ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah’ın katından, bir söz mü edindiniz? Öyleyse Allah, sözüne asla muhalefet etmeyecektir. Yoksa siz, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
81. Hayır, aksine! Kim kötülük kazandıysa ve hataları onu kuşattıysa, işte onlar ateşin sahipleridir (cehennemliklerdir). Onlar orada sürekli kalacaklardır.
82. İman eden ve salih işler yapan kimseler, işte onlar, cennetin sahipleridir (cennetliklerdir). Onlar orada sürekli kalacaklardır.
83. Hani İsrailoğullarından “Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz ve anne babaya ve yakınlık sahibi olanlara ve yetimlere ve yoksullara iyilik edeceksiniz ve insanlara iyiyi ve güzeli söyleyin ve salâtı (namazı) ikâme edin ve zekâtı verin!” diye kesin bir söz almıştık. Sonra sizden pek azınız hariç sırtınızı döndünüz. Zira sizler yüz çevirenlersiniz.
84. Hani sizden “Kanınızı dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.” diye kesin bir söz almıştık. Sonra siz şahitlik ederek ikrar etmiştiniz.
85. Sonra siz öyle kimselersiniz ki birbirinizi öldürüyorsunuz ve içinizden bir grubu yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onların aleyhine günahta ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Onları çıkarmak sizin üzerinize haram olduğu halde, eğer esirler olarak size gelirlerse onların fidyelerini veriyorsunuz. Şimdi siz Kitap’ın bazı kısmına inanıp bazısını inkâr mı ediyorsunuz? Artık içinizden bunu yapan kimselerin karşılığı, dünya hayatında rezillikten başka bir şey değildir ve kıyamet günü onlar, azabın en şiddetlisine çevrilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuz şeylerden asla habersiz değildir.
86. İşte onlar, dünya hayatını ahiret karşılığında satın alanlardır. Artık onlardan azap hafifletilmez ve onlara yardım da edilmez.
87. Andolsun ki biz, Musa’ya Kitap’ı verdik ve onun ardından art arda resuller gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da açık seçik deliller verdik ve kendisini Ruh’ul-kudüs ile destekledik. Oysaki her ne zaman bir resul, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şeyi size getirse, büyüklük tasladınız değil mi? Bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.
88. “Bizim kalplerimiz kılıflıdır.” dediler. Hayır, aksine! İnkârları sebebiyle Allah onları lanetledi. Bundan dolayı çok az iman ederler.
89. Yanlarındakini doğrulayıcı olarak, Allah’ın katından kendilerine bir kitap geldiği zaman, önceden gerçeği örtüp inkâr edenlere karşı zafer istiyorlardı. Oysaki tanıyıp bildikleri şey onlara gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın laneti gerçeği örtüp inkâr edenlerin üzerinedir.
90. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Allah’ın indirdiği şeyi kıskançlıkla inkâr ederler ki Allah, kullarından dilediği kimseye, lütfundan indirir. Bu yüzden azap üzerine azaba uğradılar ve gerçeği örtüp inkâr edenler için alçaltıcı bir azap vardır.
91. Onlara denildiği zaman: “Allah’ın indirdiğine iman edin!” dediler ki: “Bize indirilene inanırız.” Onun arkasındakini (sonra geleni) inkâr ederler. Hâlbuki o (Kur’an), yanlarındakini doğrulayan bir haktır. De ki: “Eğer iman edenlerseniz, o halde daha önce niçin Allah’ın nebilerini öldürüyordunuz?”
92. Andolsun ki, Musa size açık seçik deliller getirdi. Sonra onun ardından, zalimler olarak, buzağı edindiniz.
93. Hani sizin kesin sözünüzü almıştık. Tûr’u da sizin üzerinize kal-dırmıştık. “Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve dinleyin!” (demiştik). “Dinledik ve isyan ettik.” demişlerdi. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı içirildi. De ki: “Eğer iman edenlerseniz, imanınızın size emrettiği şey ne kötü!”
94. De ki: “Eğer Allah katındaki ahiret yurdu, insanlardan ayrı olarak özellikle size aitse o takdirde eğer doğru söyleyenlerseniz ölümü temenni edin!”
95. Ellerinin takdim ettiği şeyler sebebiyle, onu (ölümü) ebedi olarak asla temenni etmeyeceklerdir. Allah, zalimleri en iyi bilendir.
96. Mutlaka sen onları, hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun. Ortak koşanlardan her biri keşke binlerce sene ömür verilse diye arzu eder. Oysaki o (uzun ömür yaşamak) azaptan onu uzaklaştıracak değildir. Ve Allah, yapmakta olduklarını en iyi görendir.
97. De ki: “Kim Cebrail’e düşman olursa (bilsin ki) muhakkak o, Allah’ın izniyle, (Kur’an’ı) kendinden öncekileri doğrulayıcı ve insanlara yol gösterici ve bir müjde olarak senin kalbine indirdi.”
98. Kim Allah’a ve meleklerine ve resullerine ve Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa, (bilsin ki) o takdirde muhakkak ki Allah da gerçeği örtüp inkâr edenlere düşmandır.
99. Andolsun ki biz sana apaçık ayetler indirdik. Onu doğru yoldan çıkmış olanlardan başkası inkâr etmez.
100. Her ne zaman onlar, söz vererek sözleşme mi yaptılar? Onlardan bir grup onu bozar. Hayır, aksine! Onların çoğu iman etmezler.
101. Allah katından, onlarla beraber olanı doğrulayıcı bir resul, kendilerine geldiği zaman, kitap verilenlerden bir grup, Allah’ın Kitabı’nı bilmiyorlarmış gibi sırtlarının arkasına atıp görmezden geldi.
102. Süleyman’ın hükümdarlığı konusunda onlar, şeytanların okuduklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi. Fakat şeytanlar, insanlara büyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirileni öğreterek gerçeği örtüp inkâr ettiler. O iki melek, “Biz ancak bir imtihanız sakın inkâr etme!” deyinceye kadar hiç kimseye birşey öğretmiyorlardı. Ne var ki onlar, kendisiyle erkek ve eşinin arasını açacakları şeyleri, o ikisinden öğreniyorlardı. Onlar, Allah’ın izniyle olanlar hariç, onunla bir kimseye, kesinlikle zarar verecekler değillerdi. Onlar kendilerine zarar vereni ve kendilerine fayda vermeyeni öğreniyorlardı. Andolsun onlar biliyorlardı ki onu satın alan kimseye, ahirette bir nasip yoktur. Ona karşılık kendilerini sattıkları şey gerçekten ne kötüdür! Keşke bilselerdi.
103. Keşke iman etselerdi ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı. Elbette Allah katından olan bir sevap daha hayırlıdır. Keşke bilselerdi.
104. Ey iman edenler! “Raina” (*) demeyin ve “unzurna” (*) deyin ve dinleyin! Acıklı azap kâfirler içindir.
(*) Raina, “Bizi gözet!” demektir. Unzurna ise “Bize bak!” demektir. “Râinâ” sözünü Yahûdiler, “çobanımız” olarak alay etmek maksadıyla çevirdiler. Bu âyet, bu yüzden vahyedildi.
105. Kitap ehlinden gerçeği örtüp inkâr eden kimseler ve ortak koşanlar, Rabbinizden size çokça hayır indirilmesini arzu etmezler. Allah, rahmetini dilediği kimseye özel kılar. Allah, büyük lütuf sahibidir.
106. Biz bir ayeti yürürlükten kaldırırsak veya unutturursak, ondan daha hayırlısını veya onun bir benzerini getiririz. Allah’ın her şeye gücü yeten olduğunu bilmedin mi?
107. Bilmedin mi? Muhakkak ki Allah, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olandır. Sizin için Allah’ın yarattığı astlarından bir veli (*) ve bir yardımcı yoktur.
(*) Sahip, malik, evliya, koruyucu, muhafaza eden, gözetici, dost
108. Yoksa siz resulünüzü, önceden Musa’nın sorguya çekildiği gibi, sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Kim de inkârı imanla değiştirirse, artık dümdüz doğru yoldan sapmıştır.
109. Kitap ehlinden çoğu arzu etti ki gerçeğin kendilerine açıklanmasının ardından, özlerinden gelen bir kıskançlıkla, imanınızdan sonra, sizi, keşke inkâr edenler haline çevirseler. Allah, emrini getirinceye kadar artık affedin ve hoşgörün! Muhakkak ki Allah, her şeye gücü yetendir.
110. Salâtı (namazı) ikâme edin ve zekâtı verin! Kendiniz için bir hayır olarak önden ne gönderirseniz, onu Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz ki Allah, yapıyor olduklarınızı en iyi görendir.
111. Dediler ki: “Yahudi veya Nasranî (Hıristiyan) olan kimselerden başkası cennete asla giremeyecek.” Bu onların kuruntularıdır. De ki: “Eğer doğru söyleyenlerseniz kesin kanıtınızı getirin!”
112. Hayır, aksine! Kim muhsin olarak yüzünü (bütün varlığı ve benliğiyle kendini) Allah’a teslim ederse artık onun, Rabbi katında ödülü vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.
113. Kitap’ı okuyor oldukları halde Yahudiler dedi ki: “Nasranîler hiç bir şey üzerinde değildir.” (*) Nasranîler de dedi ki: “Yahudiler hiç bir şey üzerinde değildir.” Bunun gibi bilmeyen kimseler de onların sözlerinin benzerini söyledi. Artık Allah, hakkında ihtilafa düştükleri şeylerde, kıyamet günü, aralarında hükmeder.
(*) “Nasranîler” ifadesi Hıristiyanlar için kullanılmaktadır. Hiçbir şey üzerinde değil demek, doğru, temeli sağlam, Allah katında kabul edilmiş, muteber, tutarlı bir inanca sahip değiller demektir.
114. İçinde Allah’ın isminin anıldığı, Allah’ın mescitlerini engelleyen ve onun yıkımında çabalayan kişiden daha zalim kimdir? İşte onlar var ya, ona (mescitlere) girmeleri onlar için söz konusu değildir. Ancak korka korka (girerler). Onlar için dünyada bir rezillik ve onlar için ahirette büyük bir azap vardır.
115. Doğu ve batı Allah’ındır. O halde her nereye dönerseniz artık Allah’ın yüzü oradadır. Muhakkak ki Allah her şeyi kuşatan, lütfu geniş olandır, her şeyi en iyi bilendir.
116. Dediler ki: “Allah çocuk edindi.” O her türlü noksanlıktan münezzehtir. (*) Hayır, aksine! Göklerdekiler ve yerdekiler O’na aittir. Hepsi O’na boyun eğenlerdir.
(*) Münezzeh demek arı, duru, temiz, uzak tutulan, uzak demektir.
117. Gökleri ve yeri örneği olmadan yaratandır. Ve bir işe hükmettiğinde o zaman ona, sadece “Ol!” der o da hemen olur.
118. Bilmeyen kimseler dedi ki: “Allah bizimle konuşsaydı veya bize bir mucize gelseydi ya!” İşte böyle, onlardan öncekiler de onların sözlerinin benzerini söylemişti. Onların kalpleri birbirine benzeşti. Muhakkak biz ayetleri, şüpheden uzak, sağlam ve kesin olarak inanan bir kavim için ayrıntılı olarak açıkladık.
119. Muhakkak ki biz seni, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gerçek ile gönderdik. Sen, Cehim’in sahiplerinden (cehennemliklerden) sorguya çekilmezsin.
120. Sen onların dinine tabi olana kadar Yahudiler ve Nasranîler senden asla razı olmayacaklar. De ki: “Muhakkak ki Allah’ın hidayeti, hidayetin ta kendisidir.” İlimden sana gelenden sonra, eğer gerçekten onların heveslerine uyarsan, Allah’tan senin için bir veli ve bir yardımcı yoktur.
121. Kendilerine Kitap’ı verdiklerimiz onu, okunuşunun hakkını vererek okurlar. İşte onlar ona inanırlar. Kim onu inkâr ederse işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
122. Ey İsrailoğulları! Sizi nimetlendirdiğim nimetimi hatırlayın! Muhakkak ki ben sizi, âlemlere üstün kıldım.
123. Bir kimsenin hiçbir kimseden dolayı bir şeyle cezalandırılmayacağı ve kimseden fidye kabul edilmeyeceği ve şefaatin hiç kimseye yarar sağlamayacağı ve onların hiçbir yardım göremeyecekleri o günden sakının!
124. Hani Rabbi, İbrahim’i kelimelerle imtihan etmişti de o da onları tamamlamıştı. Dedi ki: “Muhakkak ki ben seni, insanlara imam kılanım.” Dedi ki: “Soyumdan da” Dedi ki: “Zalimler ahdime ulaşamaz.”
125. Hani o evi, insanlar için, sevap kazanılan ve emniyetli bir yer kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir salât (namaz) yeri edinin! İbrahim ve İsmail’e de “Tavaf edenler ve kendini ibadete verenler ve rükû secde edenler için evimi temizleyin!” diye ahit vermiştik.
126. O zaman İbrahim de demişti ki: “Rabbim! Bunu güvenli bir belde kıl ve onun halkından Allah’a ve ahiret gününe inanan kimseleri, çeşitli ürünlerden rızıklandır!” (Allah) dedi ki: “Kim gerçeği örtüp inkâr ederse artık onu az bir süre faydalandırırım sonra ateşin azabına maruz bırakırım. Ne kötü bir varış yeri!”
127. O zaman İbrahim ve İsmail evin temellerini yükseltiyordu. “Rabbimiz, bizden kabul et! Muhakkak ki sen, her şeyi işiten ve her şeyi bilenin ta kendisisin.”
128. “Rabbimiz! Bizi sana teslim olan iki Müslüman ve soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet kıl ve bize menasiklerimizi / en içten, en temiz ibadet yöntemlerimizi (*) göster ve tövbemizi kabul et! Muhakkak ki sen, tövbeleri cömertçe kabul eden, çok merhametli olanın ta kendisisin.”
(*) Ayette geçen “Menasik” ifadesi Nüsuk’tan gelir ki nüsuk, içerisine şirk, riya, çıkar karışmamış ibadetin en hası demektir. Menasik kelimesi de ism-i alet ve ism-i mekân olmak üzere iki bab’tan gelir. Birincisinde ibadet yöntemleri olur ve ikincisinde de ibadetlerin yapıldığı yer olur. Bu ayette yöntemler olarak kullanılması daha uygundur.
129. “Rabbimiz! Onlara senin ayetlerini okuyan ve onlara Kitap’ı ve Hikmet’i öğreten ve onları manevi kirlerden arındıran, onların içinde, kendilerinden olan bir resul çıkar. Muhakkak ki sen, güçlü ve üstün, hüküm ve hikmet sahibi olanın ta kendisisin.”
130. Kendini bilmezden başka kim, İbrahim’in dininden başkasına rağbet eder? Andolsun ki biz onu, dünya’da seçmiştik. Muhakkak ki o, ahirette de elbette salihlerdendir.
131. Rabbi ona “Teslim ol!” dediği zaman “Âlemlerin Rabbi’ne teslim oldum.” demişti.
132. İbrahim de oğullarına onu vasiyet etti. Yakup da. “Oğullarım! Muhakkak ki Allah sizin için bu dini seçti. Öyleyse siz, Müslümanlar olmanızın dışında bir halde, kesinlikle ölmeyin!”
133. Yoksa siz, ölüm Yakup’a geldiğinde, şahitler mi oldunuz? Hani oğullarına demişti ki: “Benim ardımdan neye kulluk edeceksiniz?” Dediler ki: “Tek bir ilah olan senin ilahına ve ataların İbrahim’in ve İsmail’in ve İshak’ın ilahına kulluk edeceğiz ve biz O’na teslim olanlarız.”
134. İşte bunlar gelip geçmiş bir ümmettir. Kazandıkları kendilerine ve sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz onların yapmakta oldukları şeylerden sorguya çekilmeyeceksiniz.
135. Dediler ki: “Yahudi veya Nasranî olun! Doğru yolu bulursunuz.” De ki: “Hayır, aksine! Hanif olarak (tek bir Allah’a inanmış olarak), İbrahim’in dinine uyalım! O, Allah’a ortak koşanlardan da değildi.”
136. Deyin ki: “Allah’a ve bize indirilene ve İbrahim’e ve İsmail’e ve İshak’a ve Yakup’a ve torunlarına indirilene ve Musa’ya ve İsa’ya verilene ve Rablerinden nebilere verilene iman ettik. Onların arasından hiç birini ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olanlarız.”
137. Artık onlar, sizin ona iman ettiğinizin benzeriyle inanırlarsa, gerçekten doğru yolu bulmuşlardır. Eğer sırtını dönerlerse artık onlar, sadece ayrılık içindedir. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir.
138. Allah’ın boyası. (*) Boyaca Allah’tan daha güzel kimdir? Biz ancak O’na kulluk ederiz.
(*) Hıristiyanlar çocuklarını “ma’mudiye” dedikleri sarımtırak bir suya daldırırlar. Buna “ta’mid” yani “vaftiz” denir. Bir çocuğun Hıristiyanlığa adım atması için yapılmaktadır. Vaftiz olmak tam bir Hıristiyan olmanın göstergesidir. Allahu Teâla ise Hıristiyanların bu işine karşı, Müslümanlara tevhit ile ve resuller arasında hiç fark gözetmeksizin iman etmelerini emreder. Allah’ın boyası İslam’dır. Yaratılıştan gelen saf ve temiz imandır. Böylece yapay boyalar ile yapılan su ile vaftiz reddedilir. Allah boyasına bakınız, zira Allah’ın boyasından daha güzel kimin boyası vardır?
139. De ki: “Allah hakkında bizimle tartışıyor musunuz? O, bizim de Rabbimizdir ve sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O’na, gönülden bağlı olanlarız.”
140. Yoksa siz, muhakkak İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakup ve torunlarının, Yahudi veya Nasranî olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi en iyi bilensiniz yoksa Allah mı?” Allah’tan kendisine ulaşmış bir tanıklığı gizleyen kimseden daha zalim kimdir? Allah, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.
141. İşte bunlar gelip geçmiş bir ümmettir. Kazandıkları kendilerine ve sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz onların yapmakta oldukları şeylerden sorguya çekilmeyeceksiniz.
142. İnsanlardan beyinsizler diyecekler ki: “Onları, üzerinde oldukları kıblelerinden ne çevirdi?” De ki: “Doğu ve batı Allah’a aittir. O, dilediğini doğru yola iletir.”
143. İşte böyle! Biz sizi, insanlar üstüne şahitler olmanız ve resulün de sizin üstünüze şahit olması için orta bir ümmet kıldık. Biz senin de üzerinde bulunduğun yönü, kim iki ökçesi üstünde geri dönecek ve kim de resule uyacak diye bilmek istememizin dışında başka bir şey için kıble kılmadık. Muhakkak ki bu, Allah’ın doğru yola eriştirdiği kimselere hariç, elbette büyük (bir olay) oldu. Allah imanınızı işe yaramaz hale getirecek değildir. Muhakkak ki Allah, insanlara karşı gerçekten çok şefkatli, çok merhametlidir.
144. Muhakkak biz, yüzünün göğe doğru dönüp durduğunu görüyoruz. Mutlaka seni, kendisinden razı olduğun bir kıbleye döndürürüz. Artık yüzünü Mescidi Haram yönüne döndür! Her neredeyseniz artık yüzlerinizi onun yönüne döndürün! Muhakkak ki kitap verilenler çok iyi bilirler. Şüphesiz o, Rablerinden bir gerçektir ve Allah, onların yapıyor olduklarından habersiz değildir.
145. Eğer gerçekten sen, kitap ehline her türlü mucizeyi getirsen de senin kıblene uymazlar ve sen de onların kıblesine uyacak değilsin ve onların bazısı da bazısının kıblesine uyacak değildir. Eğer gerçekten sen, ilimden sana gelenin ardından, onların arzularına uyarsan, muhakkak ki sen, işte o zaman kesinlikle zalimlerden olursun.
146. Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Muhakkak ki onlardan bir grup, biliyorlarken, elbette gerçeği gizlerler.
147. Gerçek Rabbindendir. O halde sakın kuşkuya düşenlerden olma!
148. Herkes için ona dönmüş olduğu bir yön vardır. O halde hayırlarda yarışın! Her nerede olursanız Allah sizi bir araya getirir. Muhakkak ki Allah her şeye gücü yetendir.
149. Nereden çıkarsan çık, artık yüzünü Mescidi Haram yönüne döndür! Muhakkak ki o, elbette Rabbinden bir gerçektir. Allah, yapıyor olduklarınızdan habersiz değildir.
150. Nereden çıkarsan çık, artık yüzünü Mescidi Haram yönüne döndür! Onlardan zulmeden kimseler hariç, insanların sizin aleyhinize bir delili olmaması için, her neredeyseniz, artık yüzlerinizi onun yönüne döndürün! Artık onlara korku (haşyet) duymayın, bana korku (haşyet) duyun ki üzerinizdeki nimetimi de tamamlayayım! Belki de siz doğru yolu bulursunuz.
151. Nitekim aranıza, size ayetlerimizi okuyan ve sizi manevi kirlerden temizleyen ve size kitabı ve hikmeti öğreten ve size hiç bilmiyor olduğunuz şeyleri öğreten sizden bir resul gönderdik.
152. Artık beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim ve bana şükredin ve beni inkâr etmeyin!
153. Ey iman edenler! Sabır ve salâtla (duayla) yardım isteyin! Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.
154. Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin! Hayır, aksine! Onlar dirilerdir. Fakat siz farketmiyorsunuz.
155. Mutlaka sizi, korkudan ve açlıktan bir şeyle ve mallardan ve canlardan ve mahsullerden bir noksanlık ile imtihan ederiz. Sabredenleri de müjdele!
156. Onlar ki kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman “Muhakkak ki biz, Allah’a aitiz ve muhakkak ki biz, O’na dönecekleriz.” derler.
157. İşte onlar var ya! Onların üzerine Rablerinden salavât (destek ve yardımlar) ve bir rahmet vardır. İşte onlar var ya! Doğru yolu bulanların ta kendileridir.
158. Muhakkak ki Safa ve Merve Allah’ın işaretlerindendir. Öyleyse kim evi (Kâbe’yi), hac ederse veya umre yaparsa artık o ikisini tavaf etmesinde onun üzerine bir günah yoktur ve kim de içinden gelerek, nafile olarak bir hayır işlerse, muhakkak ki Allah, teşekkür edendir, her şeyi bilendir.
159. Şüphesiz ki insanlara onu Kitap’ta açıkça beyân etmemizden sonra, apaçık delillerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti gizleyen kimselere, işte onlara, Allah lânet eder. Lânet edenler de onlara lânet eder.
160. Tövbe edenler ve hallerini düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar hariç. İşte onların tövbelerini kabul ederim ve ben, tövbeleri çok kabul edenim, merhametliyim.
161. Muhakkak ki eğer gerçeği örtüp inkâr edenler, inkâr ettikleri halde ölürlerse işte onlar var ya! Allah’ın ve meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir.
162. Onun içinde sürekli kalacaklardır. Azap onlardan hafifletilmez ve onlar bakılmazlar (aranıp sorulmazlar).
163. Sizin ilâhınız da tek bir ilâhtır. Rahman ve Rahim olan O’ndan başka ilâh yoktur.
164. Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve insanlara fayda veren şeylerle denizde akıp giden gemilerde ve Allah’ın gökten indirdiği sudan olma şeylerde böylece onunla, ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve orada her çeşit canlılardan yaymasında ve rüzgârları çevirmesinde ve gök ve yer arasında emre memur edilen bulutlarda, aklını kullanan bir kavim için gerçekten deliller vardır.
165. İnsanlardan kimisi, Allah’ın yanı sıra yarattığı astlarından putlar edinir. Allah sevgisi gibi onları severler. İman eden kimselerse, Allah’a sevgi olarak daha şiddetlidir. Keşke zulmedenler, azabı gördüklerinde, kuvvetin tamamen Allah’a ait olduğunu görselerdi. Allah, azabın en şiddetlisine sahip olandır.
166. İşte o zaman uyulanlar, uyanlardan uzaklaştı. Azabı da gördüler. Onlarla olan bağlar da kesildi / koptu.
167. Uyanlar dedi ki: “Keşke bizim için (dünyaya dönüş) bir kere daha olsaydı da bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık.” İşte böylece Allah, yaptıklarını pişmanlıklar olarak onlara gösterir. Onlar ateşten çıkacaklar da değildir.
168. Ey insanlar! Yeryüzündeki helal, temiz şeylerden yiyin! Şeytanın adımlarına da uymayın! Muhakkak o, sizin için apaçık bir düşmandır.
169. O size, ancak kötülüğü ve hayâsızlığı ve size, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
170. Onlara “Allah’ın indirdiği şeye tabi olun!” denildiğinde “Hayır, aksine! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tabi oluruz.” derler. Ya onların babaları, bir şey akıl edemediyseler ve doğru yolu bulamadıysalar?
171. Gerçeği örtüp inkâr eden kimselerin örneği, bağırmadan ve çağırmadan başka bir şey işitmeyen şeylere (hayvanlara) haykıran kimsenin örneği gibidir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Zira onlar, akıl etmezler.
172. Ey iman edenler! Sizi rızıklandırdığımız şeylerin temizlerinden yiyin ve eğer yalnızca O’na kulluk ediyorsanız Allah’a şükredin!
173. Allah size sadece ölüyü (leşi) ve kanı ve domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim sınırı aşmaksızın ve başkasının hakkına tecavüz etmeksizin zorda kalırsa, o takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah çok affedicidir, çok merhametlidir.
174. Muhakkak ki Allah’ın Kitap’tan indirdiği şeyi gizleyen ve onu az bir ücret karşılığı satan kimseler, işte onlar, karınlarında ateşten başka bir şey yemezler ve kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz ve onlar için korkunç bir azap vardır.
175. İşte onlar, doğru yola karşılık sapkınlığı ve affedilmeye karşılık azabı satın alan kimselerdir. Ateşe karşı onların böylesine sabırlı (istekli) olması da nedir?
176. İşte bu, Allah’ın, Kitap’ı hak ile indirmiş olması sebebiyledir. Muhakkak ki Kitap hakkında ihtilâfa düşenler, kesinlikle uzak bir ayrılık içindedirler.
177. Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz iyilik değildir. Bununla birlikte iyilik, kişinin, Allah’a ve ahiret gününe ve meleklere ve kitaplara ve peygamberlere inanması ve akrabaya ve yetimlere ve yoksullara ve yolda kalmışlara ve dilenenlere ve özgürlüğüne kavuşmak gayretinde olanlara sevdiği maldan vermesi ve salâtı (namazı) ikâme etmesi ve zekâtı vermesidir. Söz verdikleri zaman sözlerine vefalı olanlar ve sıkıntıda ve hastalıkta ve şiddetli savaş anında sabırlı olanlar, işte onlar doğru sözlü olan kimselerdir. İşte onlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.
178. Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı. Hür ile hür ve köleyle köle ve dişiyle dişi. Bu durumda kimin lehinde kardeşi tarafından bir şey affedilirse artık yapılması gereken örfe uymak ve ona güzellikle ödemektir. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve bir merhamettir. Artık kim bundan sonra haddi aşarsa, onun için elem verici bir azap vardır.
179. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki korunursunuz.
180. Sizden birine ölüm geldiğinde, eğer bir hayır bırakırsa, üzerinize yazılan, ana babaya ve akrabaya, örfe uygun, takva sahipleri üstüne bir hak olarak, vasiyette bulunmaktır.
181. Artık kim onu işittikten sonra onu değiştirirse, o takdirde onun günahı, sadece onu değiştirenlerin üzerinedir. Muhakkak ki Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.
182. Kim vasiyet edenden dolayı hataya meyletmesinden veya günaha girmesinden korkarsa, bunun üzerine onların aralarını düzeltirse artık onun üzerine bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah çok affeden ve suçları örtendir, çok merhamet edendir.
183. Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazıldı. Umulur ki korunup sakınırsınız.
184. Sayılı günler olarak. Sizden kim hasta veya yolculuk üzere olursa, o takdirde sayı başka günlerden tamamlanır. Ona zorlukla güç yetirenlerin üzerine düşen, fidye olarak, bir yoksulu doyurmaktır. Artık kim gönülden gelerek bir hayır yaparsa, bu onun için hayırlıdır. Eğer bilseydiniz, oruçlu olmanız, sizin için daha hayırlıdır.
185. Ramazan ayı ki, insanlar için bir rehber ve doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an, onda indirilmiştir. Artık sizden kim bu aya şahit olduysa, o zaman onu, oruçlu geçirsin! Kim de hasta veya yolculuktaysa, o takdirde sayı başka günlerde tamamlanır. Allah sizin için kolaylık ister ve sizin için zorluk istemez. Bu sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayete erdirdiği şeye karşılık Allah’ı yüceltmeniz içindir. Umulur ki siz, şükredersiniz.
186. Kullarım sana benden sorarsa, muhakkak ki ben çok yakınım. Dua edenin duasına, bana dua ettiği zaman icabet ederim. Öyleyse onlar da bana icabet etsinler ve bana iman etsinler! Umulur ki onlar, doğru yolu bulurlar.
187. Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin için bir elbise ve siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah sizin kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildi de tövbelerinizi kabul etti ve sizi affetti. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığı şeyi arayın! Beyaz iplik, siyah iplikten, tan yerinden size seçilinceye (belli oluncaya) kadar yiyin için sonra orucu geceye tamamlayın! Mescitlerde itikâfta olduğunuz halde, onlara yaklaşmayın! İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Artık ona yaklaşmayın! İşte Allah, ayetlerini insanlara böyle açıklar. Umulur ki korunurlar.
188. Ve mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve siz biliyorken, insanların mallarından bir kısmını, günah ile yemeniz için, onu (rüşvet olarak) hâkimlere aktarmayın!
189. Sana hilallerden soruyorlar. De ki: “O, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.” İyilik, evlere arkalarından girmenizle olmaz fakat iyilik, kişinin takva sahibi olmasıdır. Evlere kapılarından girin ve Allah’a karşı gelmekten sakının! Umulur ki siz, kurtuluşa erersiniz.
190. Size savaş açan kimselerle Allah yolunda savaşın ve haddi aşmayın! Muhakkak ki Allah, haddi aşanları sevmez.
191. Onları ele geçirdiğiniz yerde öldürün ve onların sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın! Fitne öldürmekten daha kötüdür. Mescidi Haram’da, onun içinde, onlar size karşı savaşıncaya kadar siz de onlara karşı savaşmayın! Fakat eğer size karşı savaşırlarsa hemen onları öldürün! İşte bu, gerçeği örtüp inkâr edenlerin karşılığıdır.
192. Bundan sonra eğer son verirlerse artık muhakkak ki Allah çok affeden ve suçları örtendir, çok merhamet edendir.
193. Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Bundan sonra eğer son verirlerse o takdirde zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur.
194. Haram aya haram ay! Hürmetler de karşılıklıdır. O halde, kim üzerinize saldırırsa o takdirde siz de size saldırdığı şeyin aynısıyla onun üzerine saldırın! Allah’tan sakının ve Allah’ın kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraber olduğunu bilin!
195. Allah yolunda infak edin (ihtiyaç sahiplerine harcayın) ve kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın ve iyilik yapın! Muhakkak Allah, iyilik yapanları sever.
196. Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın! Eğer engellenirseniz, kolayınıza gelen kurban yeterlidir. Kurban, yerine ulaşana kadar başlarınızı tıraş etmeyin! Sizden hasta olan veya başından rahatsızlığı bulunan kimse bu durumda oruçtan veya sadakadan veya kurbandan fidye vermesi gerekir. Güvene kavuştuğunuzda, hacca kadar umreden yararlanmak isteyen artık kolayına gelen kurbanı kessin! Fakat bunu bulamayan kimse de hacda üç gün ve yedisi döndüğünüzde olmak üzere oruç tutsun! Bu tam on gündür. Bu, ailesi Mescidi Haram’da hazır bulunmayan (oturmayan) kişi içindir. Allah’tan sakının ve Allah’ın azabın en şiddetlisine sahip olduğunu bilin!
197. Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda haccı kendisine gerekli kılarsa o takdirde hacda kadına yaklaşmak ve kötülüğe sapmak ve kavga etmek yoktur. İyilik olarak yaptığınızı da Allah bilir. Azık edinin! Fakat muhakkak ki azığın en güzeli takvadır. Benden de sakının ey akıl sahipleri!
198. Rabbinizden bir lütuf ve bereket istemenizde sizin üzerinize bir günah yoktur. Öyleyse Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde artık Meş’aril Haram’ da (*) Allah’ı zikredin! Ve O’nu, size gösterdiği gibi zikredin! Doğrusu siz, bundan önce gerçekten sapkınlardan idiniz.
(*) Meş’ar; bilmek, anlamak, hissetmek anlamındaki “şuur” mastarının yer ismidir. Hissetme, duyma, bilme yeri, hac sırasında ziyaret edilecek yerlerden her biri. Harâm da; yasak, haram, saygı duyulan demektir. Meş’aru’l-Harâm tamlaması; sözlükte saygıya değer, ibadet alâmeti taşıyan yer anlamına gelir. Müzdelife’nin başka bir adı yanında, Meş’aru’l-Harâm, Müzdelife’de bulunan ve Cebel-i Kuzâh / Kuzah dağı da denilen, üzerinde “mikade” adlı silindir biçiminde bir taş olan tepenin adıdır.
199. Sonra, insanların akın edip döndüğü yerden siz de dönün ve Allah’tan af dileyin! Muhakkak ki Allah çok affeden, çok merhametli olandır.
200. Gerekli ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman artık babalarınızı andığınız gibi veya daha kuvvetli bir zikirle Allah’ı zikredin! Fakat insanlardan kim “Rabbimiz, bize dünyada ver!” derse, onun için, ahirette bir nasip yoktur.
201. Onlardan kim de “Rabbimiz, bize dünyada iyilik ver ve ahirette iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru!” derse,
202. İşte onlar var ya! Onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı çabuk görendir.
203. Allah’ı sayılı günlerde zikredin! Artık kim iki gün içinde acele edip (Mina’dan Mekke’ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim de geri kalır geciktirirse, ona da günah yoktur. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar içindir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve O’na toplanacağınızı bilin!
204. İnsanlardan öylesi vardır ki, onun dünya hayatına ilişkin sözü senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah’ı tanık tutar. Oysaki o, düşmanların en yamanıdır.
205. Ayrıldığı zaman da yeryüzünde fesat çıkarmak ve ekini ve nesli yok etmek için işe koyulur. Allah bozgunculuğu sevmez.
206. Ona “Allah’tan kork!” denildiğinde, gurur onu günahla yakalar. Artık ona, cehennem yeter. Gerçekten ne kötü bir istirahat yeri!
207. İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını aramak için nefsini satar. Allah, kullara çok şefkatli olandır.
208. Ey iman edenler! Topluca İslâm’a girin ve şeytanın adımlarına uymayın! Muhakkak ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
209. Artık size gelen apaçık delillerin ardından kayarsanız o takdirde bilin ki Allah’ın mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
210. Onlar, ne olursa olsun, Allah’ın ve meleklerin buluttan gölgeler içinde, onlara gelmesini ve işin bitirilmesini mi gözlüyorlar? Bütün işler ve oluşlar Allah’a döndürülür.
211. İsrailoğullarına sor! Onlara apaçık delil olan mucizeden kaç tane verdik? Ve kim Allah’ın nimetini, ona gelen şeyin ardından değiştirirse o takdirde muhakkak ki Allah azabın en şiddetlisine sahip olandır.
212. Dünya hayatı gerçeği örtüp inkâr edenlere süslü gösterildi. Onlar, iman edenlerle alay ederler. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kıyamet günü onların üstlerindedir. Allah dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.
213. İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak nebileri gönderdi ve onlarla beraber, hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, insanlar arasında hüküm vermesi için, hak ile Kitap’ı indirdi. Onlara apaçık deliller olarak gelen şeyin ardından, aralarındaki kıskançlıktan dolayı, kendilerine onun (kitabın) verildiği kimseler, onun hakkında ihtilafa düştü. Bunun üzerine Allah, iman edenleri, hakkında ihtilafa düştükleri hak olan şeyler için, kendi izniyle doğruya iletti. Allah dilediği kimseyi doğru yola ulaştırır.
214. Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş olanların halinin benzeri, size henüz gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara şiddetli belâlar ve zorluklar dokundu ve öyle ki, resul ve onunla beraber olan iman edenler “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar sarsıldılar. Dikkat edin! Şüphesiz ki Allah’ın yardımı yakındır.
215. Sana neyi infak edeceklerini (ihtiyaç sahiplerine harcayacaklarını) soruyorlar. De ki: “İyilik olarak her ne infak ettiysen, ana baba ve akrabalar ve yetimler ve yoksullar ve yolda kalanlar içindir. İyilik olarak her ne yaptıysan, Allah onu en iyi bilendir.”
216. Sizin için hoş olmayan çirkin bir şey olduğu hâlde, savaş üzerinize yazıldı. Sizin için hayırlı olduğu halde, bir şeyi çirkin görmeniz mümkündür ve sizin için şer olduğu halde, bir şeyi sevmeniz mümkündür. Allah bilir ve siz bilmezsiniz.
217. Sana haram aydan, onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyüktür (günahtır). Allah yolundan alıkoymak ve onu inkâr etmek ve Mescidi Haram ve onun halkını ondan çıkarmak Allah katında daha büyüktür (daha büyük günahtır). Ve fitne öldürmekten daha büyüktür. Eğer güçleri yetse, sizi dininizden çevirinceye kadar, sizinle savaşmaya devam ederler. Artık sizden her kim dininden irtidat ederse (dönerse), sonra da kâfir olduğu halde ölürse, artık işte onlar var ya! Onların bütün amelleri dünyada ve ahirette boşa gider ve işte onlar, ateşin sahipleridir (cehennemliklerdir). Onlar onda sürekli kalacaklardır.
218. Muhakkak ki iman edenler ve hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler, işte onlar, Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
219. Sana şarap ve kumar hakkında sorarlar. De ki: “Bu ikisinde insanlar için büyük bir günah ve faydalar vardır. Ama ikisinin günahı ikisinin faydasından daha büyüktür.” Sana neyi infak edeceklerini (ihtiyaç sahiplerine harcayacaklarını) soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan arta kalanı.” İşte Allah ayetleri size böyle açıklar. Umulur ki derin derin düşünürsünüz,
220. Dünya ve ahiret hakkında. Sana yetimlerden de soruyorlar. De ki: “İslâh etmek onlar için hayırlıdır. Eğer onlara karışırsanız (bir arada yaşarsanız) artık onlar sizin kardeşlerinizdir.” Allah, bozguncuyu ıslah edenden bilir (ayırt eder). Eğer Allah dileseydi, sizi sıkıntıya sokardı. Muhakkak ki Allah, mutlak üstündür, hikmet ve hüküm sahibidir.
221. Müşrik kadınları, onlar iman edinceye kadar nikâhlamayın! Kesinlikle iman eden bir cariye, hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkeklerle de onlar iman edinceye kadar nikâhlanmayın! Kesinlikle iman eden bir köle, hoşunuza gitse de müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. İşte onlar, ateşe çağırır. Allah da cennete ve izniyle bağışlanmaya çağırır. Ayetlerini de insanlar için apaçık beyan eder, umulur ki onlar, düşünüp öğüt alırlar.
222. Sana adet halinden sorarlar. De ki: “O bir sıkıntıdır. Bu yüzden adetli halde kadınlardan ayrı durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın! İyice temizlendikleri zaman artık Allah’ın size emrettiği yerden onlara gelin!” Muhakkak ki Allah, çok tövbe edenleri sever ve iyice temizlenenleri sever.
223. Kadınlarınız sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza nereden dilerseniz öyle gelin! Kendiniz için önceden bir şeyler gönderin ve Allah’tan sakının ve muhakkak O’na ulaşacağınızı bilin! İman edenleri de müjdele!
224. İyilik etmeniz ve sakınmanız ve insanların arasını düzeltmeniz için yaptığınız yeminlerinize, Allah’ı bir engel (bir bahâne) kılmayın! Allah, her şeyi duyandır, her şeyi bilendir.
225. Allah sizi yeminlerinizdeki boş sözler sebebiyle sorumlu tutmaz fakat sizi kalplerinizin kazandığı şey sebebiyle sorumlu tutar. Allah çok affeden ve suçları örtendir, çok yumuşak davranan ve ceza vermede acele etmeyendir.
226. Kadınlarından ilâ edenler (*) için dört ay bekleme vardır. Fakat dönerlerse muhakkak ki Allah çok affeden ve suçları örtendir, çok merhamet edendir.
(*) İlâ edenler, kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler demektir.
227. Eğer boşanmaya kesin karar verirlerse, o takdirde muhakkak ki Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir.
228. Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç kuru’ (adet veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın onların rahimlerinde yarattığını gizlemeleri, onlara helâl olmaz. Eğer onların kocaları barışmak isterlerse, bu süre içinde onları geri almaya daha çok hak sahibidirler. Kadınlar da örfe uygun olarak, kendilerine düşen sorumlulukların benzerine (benzer haklara) sahiptir. Erkeklere de kadınların üzerinde, bir derece (daha fazla haklar) vardır. Allah mutlak üstündür, hikmet ve hüküm sahibidir.
229. Boşanma iki keredir. Sonrasında örfe uygun tutmak veya güzellikle serbest bırakmak vardır. Onlara verdiğinizden bir şeyi almanız size helal olmaz. O ikisinin Allah’ın sınırlarını yerine getiremeyeceklerinden korkmaları hariç. Bu takdirde eğer o ikisinin Allah’ın sınırlarını yerine getiremeyeceklerinden korkarsanız, o zaman kadının ona fidye verdiği şeyde, ikisinin üzerine bir günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Artık bunları aşmayın! Kim de Allah’ın sınırlarını aşarsa, o takdirde işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.
230. Sonrasında erkek kadını boşarsa artık sonradan o (kadın) kendinden başka bir eşle nikâhlanıncaya kadar erkeğe helâl olmaz. Eğer ikinci erkek kadını boşarsa, eğer ikisi Allah’ın sınırlarını yerine getireceklerini düşündüyse, birbirlerine dönmelerinde ikisinin üzerine bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Allah onu, bilen bir kavim için apaçık beyân eder.
231. Kadınları boşadığınızda, nihayet bekleme sürelerini tamamladıklarında, artık onları örfe uygun olarak tutun veya örfe uygun olarak serbest bırakın! Onları haklarına tecavüz etmek için, zararlarına olacak şekilde de tutmayın! Kim böyle yaparsa artık kendisine zulmetmiştir. Allah’ın ayetlerini eğlenceye almayın! Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve onunla size öğüt verdiği Kitap’tan ve Hikmet’ten üzerinize indirdiğini hatırlayın! Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah, her şeyi en iyi bilendir.
232. Kadınları boşadığınız zaman, nihayet bekleme sürelerini tamamladıklarında, artık onlara, kendi aralarında örfe uygun olarak razı olmuşlarsa, eski kocalarıyla nikâhlanmalarında zorluk çıkarmayın! İşte böyle, sizden Allah’a ve ahiret gününe inanıyor olan kimseye onunla öğüt veriliyor. Bu sizin için daha arınmış ve daha temizdir. Allah bilir ve siz bilmezsiniz.
233. Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Süt emzirmeyi tamamlamak isteyen kimseler içindir. Kadınların rızıkları ve örfe uygun olarak giyecekleri kendisi için doğurulmuş olanın (babanın) üzerinedir. Bir kimse gücünün dışında sorumlu tutulmaz. Bir anne çocuğu sebebiyle ve kendisi için doğurulmuş olan (baba), çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın! Mirasçı üzerine de bunun benzeri vardır. Fakat eğer karşılıklı anlaşarak ve danışarak sütten kesmek isterlerse, o takdirde onların ikisi üzerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, örfe uygun olarak verdiğiniz şeyi teslim ettiğinizde, artık sizin üzerinize bir günah yoktur. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.
234. Sizden vefat ettirilecek ve geriye eşler bırakacak kimselere gelince, onlar (kadınlar) kendi kendilerine dört ay ve on gün beklerler. Sonunda sürelerine ulaştıkları zaman artık kendilerince örfe uygun olarak yaptıkları şeylerde, sizin üzerinize bir günah yoktur. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.
235. İddet bekleyen kadınlara evlilik teklifinden üstü kapalı olarak bahsetmenizde veya içinizde saklamanızda sizin üzerinize bir günah yoktur. Sizin onları anacağınızı, Allah bildi. Fakat örfe uygun meşru bir söz söylemenizin dışında gizlice onlara vaatte bulunmayın! Yazılı (farz) olan onun süresine ulaşıncaya kadar da nikâh akdi bağlamaya azmetmeyin! Bilin ki Allah, içinizdekini bilir. Artık O’ndan sakının ve bilin ki Allah, çok affeden ve suçları örtendir, çok yumuşak davranan ve ceza vermede acele etmeyendir.
236. Kendilerine asla dokunmadığınız veya onlar için bir mehir tayin etmediğiniz kadınları boşarsanız, sizin üzerinize bir günah yoktur. Ancak onları faydalandırın! Örfe uygun olarak faydalandırmak, iyilik yapanlar üzerine bir hak olarak, imkânları geniş olan üzerine kendi gücü kadardır ve imkânları sınırlı olan üzerine de kendi gücü kadardır.
237. Eğer onlara dokunmanızdan önce kadınları boşadıysanız ve onlar için bir mehir belirlemişseniz o takdirde mehir olarak belirlediğiniz şeyin yarısı onlarındır. Ancak kadınların affetmeleri (mehir hakkını bağışlamaları) veya nikâh bağı elinde bulunan kimsenin affetmesi hariç. Siz erkeklerin affetmesi takvaya daha yakındır. Aranızdaki lütufkârlık farkını unutmayın! Muhakkak ki Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.
238. Salâtları (namazları) ve orta salâtı (namazı) koruyun! Gönülden boyun eğen kimseler olarak Allah için (salâta) durun!
239. Fakat eğer korkarsanız, o takdirde yaya veya binmiş olduğunuz halde (namazı ikâme edin!) Nihayet emniyette olduğunuz zaman, artık biliyor olmadığınız şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı anın!
240. Sizden vefat ettirilecek ve geriye eşler bırakacak kimselere, eşlerinin (evlerinden) çıkarılmaksızın, bir seneye kadar faydalandırılmasını (geçimlerinin sağlanmasını) vasiyet etmesi düşer. Fakat eğer kendileri çıkarlarsa, örfe uygun olandan, kendileri için yaptıkları şeyde, sizin üzerinize bir günah yoktur. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
241. Ve boşanmış kadınlar için örfe uygun olarak faydalandırmak (geçimlerini sağlamak) Allah’tan sakınanlar üzerine bir haktır (borçtur).
242. Allah, size ayetlerini işte böyle açıklıyor. Belki akıl edersiniz.
243. Binlerce oldukları halde, ölümün gelmesiyle yurtlarından çıkanları görmedin mi? Bunun üzerine Allah onlara “ölün” dedi sonra onları diriltti. Muhakkak ki Allah, insanlara karşı gerçekten çok lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
244. Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla duyan, her şeyi en bilendir.
245. Kimdir o kimse ki güzel bir borcu Allah’a borç verir de onun için o çokça katlanarak artırılır. Allah daraltır ve genişletir ve O’na döndürülürsünüz.
246. Musa’nın ardından, İsrailoğullarından ileri gelenleri görmedin mi? Kendilerine gelen bir Nebi’ye demişlerdi ki: “Bize bir hükümdar gönder! Allah yolunda çarpışalım.” Dedi ki: “Üstünüze savaş yazılırsa, savaşmayacağınız sizden beklenir mi?” Dediler ki: “Biz ve çocuklarımız, yurtlarımızdan çıkarılmışken, bizim için Allah yolunda savaşmamamız diye bir şey yoktur.” Nihayet onların üzerine savaş yazıldığında, onlardan çok azı hariç sırtını döndüler. Allah zalimleri çok iyi bilendir.
247. Nebileri onlara dedi ki: “Muhakkak ki Allah, size hükümdar olarak Talut’u göndermiştir.” Dediler ki: “Biz hükümranlığa daha çok hak sahibi olduğumuz ve ona maldan bir genişlik asla verilmediği halde, bizim üzerimize olan hükümranlık, nasıl ona ait olur?” Dedi ki: “Muhakkak ki Allah onu sizin üzerinize seçti ve ilimde ve cisimde (beden gücünde) üstünlük olarak onu ziyade kıldı.” Allah mülkünü dilediğine verir ve Allah genişletendir, her şeyi bilendir.
248. Nebileri onlara dedi ki: “Onun hükümdarlığının delili, içinde Rabbinizden bir huzur ve Musa ailesinin ve Harun ailesinin bıraktığından bir kalıntı olan o tabutun (ahit sandığının) size gelmesidir. Onu melekler taşır. Eğer iman edenlerseniz, muhakkak ki bunda sizin için, elbette bir delil vardır.”
249. Böylece Talut, askerlerle ayrılınca dedi ki: “Muhakkak ki Allah sizi, bir nehirle imtihan edecektir. Öyle ki kim ondan içerse artık benden değildir ve kim onu tatmazsa kesinlikle bendendir. Eliyle bir avuç alan kişi hariç.” Bundan sonra, onlardan çok azı dışında, ondan içtiler. Nihayet o ve onunla beraber iman edenler onu geçtiklerinde dediler ki: “Bugün bizim için Calut’a ve askerlerine karşı bir güç yoktur.” Allah’a kavuşacaklarını düşünenler de dedi ki: “Sayıca az nice topluluk, sayıca çok olan topluluğa, Allah’ın izniyle galip geldi. Allah sabredenlerle beraberdir.”
250. Calut ve ordusuyla karşılaştıklarında dediler ki: “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve ayaklarımızı sabit kıl ve kâfirler kavmine karşı bize yardım et!”
251. Nihayet Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar ve Davud Calut’u öldürdü. Allah, Davud’a hükümranlık ve hikmet verdi ve ona dilediği şeylerden öğretti. Eğer Allah’ın, insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, gerçekten yeryüzü bozguna uğrardı. Ama Allah, âlemlerin üzerine çok lütuf sahibidir.
252. İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir. Onları sana hak ile okuyoruz. Muhakkak ki sen, gerçekten gönderilenlerdensin.
253. İşte resuller! Biz bazılarının üzerine onların bazılarını üstün kıldık. Allah, onlardan kimisine konuştu. Onların bazılarını da derece olarak yükselttik. Meryem oğlu İsa’ya da apaçık deliller verdik ve onu Ruhulkudüs’le güçlendirdik. Allah dileseydi onlardan sonrakiler, apaçık delillerin kendilerine gelmesinin ardından birbirlerini öldürmezlerdi. Ancak ayrılığa düştüler. Böylece onlardan kimisi iman etti ve kimisi gerçeği örtüp inkâr etti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ancak Allah istediğini yapar.
254. Ey iman edenler! İçinde alışverişin olmadığı ve dostluğun olmadığı ve şefaatin olmadığı bir günün gelmesinden önce, sizi rızıklandırdığımız şeylerden infak edin (ihtiyaç sahiplerine harcayın)! Gerçeği örtüp inkâr edenlerse zalimlerin ta kendileridir.
255. O’ndan başka ilâh olmayan Allah, ezeli ve ebedi hayat sahibidir, her şeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren kudretin kaynağıdır. O’nu uyuklama ve uyku almaz. Göklerdekiler ve yerdekiler O’na aittir. O’nun izni olmadan, O’nun huzurunda, şefaat edecek o kişi de kimdir? Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Ve O’nun ilminden, dilediği dışında, hiç bir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kapsadı ve O ikisinin korunması O’na zor gelmez. O, çok yücedir, çok büyüktür.
256. Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz doğruluk sapkınlıktan ayrılmıştır. Artık kim tağutu inkâr ederse ve Allah’a iman ederse o takdirde hiç kuşkusuz, kopması olmayan, sapasağlam bir kulpa tutunmuştur. Allah, her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.
257. Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Gerçeği örtüp inkâr eden kimselerse, onların velileri de tağuttur. Onları aydınlıktan karanlığa çıkarırlar. İşte onlar ateşin sahipleridir (cehennemliklerdir). Onlar onda sürekli kalacaklardır.
258. Allah’ın kendisine hükümdarlık verdiği, İbrahim’le Rabbi hakkında çekişen kimseyi görmedin mi? İbrahim demişti ki: “Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir.” Dedi ki: “Ben de hayat veririm ve öldürürüm.” İbrahim dedi ki: “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getiriyor, öyleyse sen de onu batıdan getir!” Bunun üzerine gerçeği örtüp inkâr eden kimse şaşırıp kaldı. Allah, zalimler kavmini doğru yola iletmez.
259. Veya çatıları üstüne çökmüş haldeki bir şehre uğrayan kimse gibi. Dedi ki: “Allah onun ölümünden sonra bunu nasıl hayata kavuşturacak?” Bunun üzerine Allah, o kişiyi yüz yıl öldürdü sonra diriltti. Dedi ki: “Ne kadar bekledin?” Dedi ki: “Bir gün veya günün bir kısmı kadar bekledim” Dedi ki: “Hayır, aksine! Yüz yıl bekledin. O halde yiyeceğine ve içeceğine bak! Hiç bozulmadı. Eşeğine de bak! Seni insanlara bir ibret kılmamız için. Kemiklere de bak! Nasıl onu yerli yerince düzenliyoruz sonra ona et giydiriyoruz?” Nihayet ona beyan edilince dedi ki: “Allah’ın her şeye kadir olduğunu en iyi bilen oldum.”
260. Bir zamanlar İbrahim demişti ki: “Rabbim, bana göster! Ölüleri nasıl diriltiyorsun?” Dedi ki: “İnanmadın mı?” Dedi ki: “Evet, elbette inandım ancak kalbimin tatmin olması için.” Dedi ki: “Öyleyse kuşlardan dördünü al! Sonra onları kendine alıştır. Sonra her dağın üstüne onlardan bir parça koy! Sonra onları çağır! Sana koşarak gelirler. Allah’ın mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olduğunu bil!”
261. Mallarını Allah yolunda infak edenlerin (ihtiyaç sahiplerine harcayanların) örneği, her başağında yüz dane bulunan yedi başak bitiren bir danenin örneği gibidir. Allah, dilediği kişi için kat kat arttırır. Allah lütfu geniştir, her şeyi bilendir.
262. O kimseler ki mallarını Allah yolunda infak ederler (ihtiyaç sahiplerine harcarlar). Sonra infak ettikleri şeye, başa kakma ve eziyet tabî kılmazlar. Elbette ki onlar için onların mükâfatları Rablerinin yanındadır ve onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.
263. Güzel bir söz ve bir bağışlama, kendisine eziyet tabi kılınan bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah zengindir ve herşeyden müstağnidir (hiçbir şeye muhtaç değildir), çok yumuşak davranan ve ceza vermede acele etmeyendir.
264. Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde, insanlara gösteriş olsun diye malını infak eden (ihtiyaç sahiplerine harcayan) kişi gibi, sadakalarınızı, başa kakmak ve eza etmek suretiyle, boşa çıkarmayın! Öyle ki onun örneği, kendisine sağanak yağmur isabet eden sonra onu çıplak halde bıraktığı, üzerinde toprak olan, sert bir kayanın örneğine benzer. Onlar kazandıkları şeylerden bir şey elde edemezler. Allah, gerçeği örtüp inkâr edenler kavmini doğru yola iletmez.
265. Allah’ın hoşnutluğunu talep ederek ve kendilerinden bir tespit olarak mallarını infak edenlerin (ihtiyaç sahiplerine harcayanların) örneği de kendisine sağanak yağmur isabet eden sonra ürününü iki kat veren yüksek bir tepede bulunan bahçenin örneğine benzer Öyle ki eğer sağanak yağmur ona isabet etmezse, bir çisenti yeter. Allah, yapmakta olduğunuz şeyleri görendir.
266. Sizden biriniz, altından ırmaklar akan, içinde her türlü üründen olan ve hurmalardan ve üzümlerden bir bahçenin onun olmasını ve böyleyken kendisinin zayıf güçsüz bir nesli olduğu halde ona yaşlılığın isabet etmesini, sonra da içinde ateş olan bir kasırganın ona isabet etmesini, ardından da tamamen yanmasını arzu eder mi? İşte Allah, ayetleri sizin için böyle açıklar. Umulur ki derin derin düşünürsünüz.
267. Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardıklarımızın iyilerinden infak edin (ihtiyaç sahiplerine harcayın)! Hakkında göz yummaktan başka alıcısı olmadığınız halde, ondan (İnfak ettiğiniz şeylerden) pis şeyleri infak etmeye kalkmayın! Bilin ki Allah, zengindir ve herşeyden müstağnidir (hiçbir şeye muhtaç değildir), övülmeye layık olandır.
268. Şeytan size fakirliği vadeder ve size çirkinliği ve hayâsızlığı emreder. Allah ise size kendisinden bir bağışlanma ve bir lütuf vadeder. Allah, lütfu geniş olandır, her şeyi bilendir.
269. O, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse artık ona çok büyük bir hayır verilmiştir. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası düşünüp öğüt almaz.
270. Nafakadan da ne infak ettiyseniz (ihtiyaç sahiplerine harcadıysanız) veya adaktan ne adadıysanız, muhakkak ki Allah, onu bilir. Zalimler için bir yardımcı yoktur.
271. Eğer sadakaları açıklarsanız ki bu ne güzeldir ve eğer onu gizlerseniz ve yoksullara verirseniz işte bu sizin için daha hayırlıdır. Hakkınızdaki günahlarınızdan bir kısmını da örter. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdar olandır.
272. Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Ancak Allah, dilediğini doğru yola iletir. Hayırdan infak ettiğiniz şey, esasında sizin kendiniz içindir ve siz, Allah’ın yüzünü talep etmenin dışında infak etmezsiniz (ihtiyaç sahiplerine harcamazsınız). Hayırdan infak ettiğiniz şey size geri ödenir ve siz asla zulmedilmezsiniz.
273. (Sadakalar) yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen, Allah yolunda hasredilen (adanan) fakirler içindir. Cahiller onları, iffetlerinden dolayı zengin kişiler sanır. Sen onları yüzleriyle tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlara sormazlar (istemezler). Hayırdan infak ettiğiniz (ihtiyaç sahiplerine harcadığınız) şeyleri, muhakkak ki Allah, en iyi bilendir.
274. Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler (ihtiyaç sahiplerine harcayanlar), elbette ki onlar için, mükâfatları Rablerinin yanındadır ve onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.
275. Faiz yiyen kimseler, ancak şeytanın bir dokunuşla kendisini çarptığı kişinin kalkması gibi (kabirlerinden) kalkarlar. Bu onların “Alışveriş ancak faiz gibidir.” demeleri sebebiyledir. Allah alışverişi helal kıldı. Faizi de haram kıldı. Artık kime Rabbinden kendisine bir öğüt gelirse, bunun üzerine vazgeçerse, o takdirde geçmiş olan şeyler ona aittir. Onun işi de Allah’a aittir. Kim de dönerse artık işte onlar, ateşin hipleridir (cehennemliklerdir). Onlar onun içinde sürekli kalacaklardır.
276. Allah, faizi mahveder (eksiltir) ve sadakaları arttırır. Allah, günahkâr, azılı nankörlerin hiçbirini sevmez.
277. Muhakkak ki iman edenler ve hayırlı işler yapanlar ve salâtı (namazı) ikâme edenler ve zekâtı verenler, onlar için mükâfatları Rablerinin yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.
278. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer iman edenlerseniz faizden arta kalanı bırakın!
279. Eğer böyle yapmazsanız, o takdirde Allah ve resulünden bir harple (karşı karşıya) olduğunuzu bilin! Tövbe ederseniz artık mallarınızın sermayeleri size aittir. Haksızlık da etmezsiniz, haksızlığa da uğratılmazsınız.
280. Eğer (borçlu) darlık sahibiyse, o halde (en iyisi) kolaylığa kadar beklemektir. Eğer bilseydiniz, sadaka etmeniz sizin için daha hayırlıdır.
281. İçinde Allah’a döndürüleceğiniz o günden sakının! Sonra her nefse, kazandığı şey eksizksiz verilir. Onlar zulme de uğratılmazlar.
282. Ey iman edenler! Belirli bir süreye kadar bir borçla birbirinize borçlandığınızda artık onu yazın! Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın ve yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, aynı şekilde yazsın! Üzerinde hak olan kimse de onu imlâ ettirsin! Rabbinden de sakınsın ve ondan bir şey eksiltmesin! Eğer üzerine hak olan kimse akılsız veya zayıfsa (güçsüzse) veya onu imlâ ettiremiyorsa velisi, adaletle yazdırsın! Erkeklerinizden iki şahit, eğer iki erkek yoksa o takdirde şahitlerden hoşnut olacağınız kimselerden bir erkek ve iki kadın şahit tutun ki o iki kadından biri şaşırırsa o takdirde diğer o ikisinden biri hatırlatsın! Tanıklar çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar! Küçük veya büyük, vadesine kadar yazmaya usanmayın! İşte bu, Allah’ın katında en adil ve şahitlik için en sağlam ve şüphe etmemeniz için en yakın olandır. Aranızda devrettiğiniz peşin bir ticaret olması hariç o takdirde onu yazmamanızda sizin üzerinize bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman şahit tutun! Yazıcıya ve şahide zarar verilmesin ve eğer (kötülük) yaparsanız o takdirde muhakkak ki o, size bir kötülüktür. Allah’a karşı gelmekten sakının! Allah size öğretiyor ve Allah, her şeyi en iyi bilendir.
283. Eğer yolculuk halinde iseniz ve bir yazıcı bulamazsanız, o takdirde, alınan rehinler yeter. Şayet bazınız bazınıza güvenirse artık güvenilen kişi, emaneti ödesin ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın! Şahitliği gizlemeyin! Kim onu gizlerse artık muhakkak ki onun kalbi günahkârdır. Allah, yapmakta olduğunuz şeyleri çok iyi bilendir.
284. Göklerdekiler ve yerdekiler Allah’ındır. İçlerinizdeki şeyi gizleseniz veya onu açıklasanız da Allah, onunla sizi hesaba çeker sonra dilediği kimseyi bağışlar ve dilediği kimseye de azap eder. Allah her şeye gücü yetendir.
285. Resul, Rabbinden kendisine indirilene iman etti ve müminler de (iman ettiler). Hepsi, Allah’a ve meleklerine ve kitaplarına ve resullerine “O’nun resullerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız.” diye iman etti. Dediler ki: “Dinledik ve itaat ettik. Rabbimiz! Senin bağışlamanı dileriz. Varış sanadır.”
286. Allah bir kimseye kapasitesinden başkasını yüklemez. (İyilik olarak) kazandığı şeyler kendi lehinedir, (kötülük olarak) çalışıp çabalayarak kazandığı şeyler de kendi aleyhinedir. “Rabbimiz! Eğer unutursak veya hataya düşersek bizi azarlama! Rabbimiz! Bize bizden önceki kimselere yüklediğin şeyler gibi üzerimize ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Takatimizin olmadığı şeyi bize yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize merhamet et! Sen bizim Mevlamızsın. Artık kâfirler kavmine karşı bize yardım et!”

Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir