A'raf Suresi

A’RAF SURESİ
Resmi Mushaf: 7 / İniş Sırası: 39
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1. Elif, Lam, Mim, Sad.
2. Sana bir kitap indirildi. Mü’minler için bir öğüt olarak onunla uyarman için artık göğsünde ondan dolayı bir sıkıntı olmasın!
3. Rabbinizden size indirilene tabi olun ve O’nun yarattığı astlarından olan velilere tabi olmayın! Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!
4. Nice beldeleri helak ettik de azabımız ona, geceleyin veya öğlen uykusu uyurlarken geldi.
5. Azabımız onlara geldiğinde, yalvarmaları “Muhakkak ki biz zalimlerdik.” demelerinden başka bir şey olmadı.
6. Muhakkak kendilerine Resul gönderilenlere soracağız ve muhakkak gönderilenlere de soracağız.
7. Muhakkak onlara bir ilimle (yaptıklarını) anlatacağız. Çünkü biz uzak olanlar değildik.
8. O gün ölçü haktır. Artık kimin tartısı ağır gelirse, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
9. Kimin de tartısı hafif gelirse, işte onlar, ayetlerimize haksızlık etmekte oldukları şeyler sebebiyle kendilerini hüsrana uğratanlardır.
10. Andolsun ki sizi yeryüzünde yerleştirdik ve sizin için orada geçim kaynakları kıldık. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
11. Andolsun ki sizi yarattık sonra sizi biçimlendirdik sonra meleklere dedik ki: “Âdem’e secde edin!” İblis hariç hemen Âdem’e secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.
12. (Allah) dedi ki: “Sana emrettiğim zaman, seni men eden nedir ki secde etmiyorsun?” (İblis) dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın. Onu da çamurdan yarattın.”
13. (Allah) dedi ki: “O halde ondan (cennetten) aşağı in! Sana ne oluyor ki onun içinde büyüklük taslıyorsun? Hemen çık! Muhakkak ki sen, küçüklerdensin.”
14. (İblis) dedi ki: “Öyleyse yeniden dirilecekleri güne kadar, bana mühlet ver!”
15. (Allah) dedi ki: “Muhakkak ki sen, mühlet verilenlerdensin.”
16. (İblis) dedi ki: “Beni azdırdığın şey sebebiyle mutlaka onlar için, senin dosdoğru yolunun üzerine oturacağım.”
17. “Sonra mutlaka onlara, ellerinin arasından (önlerinden) ve arkalarından ve sağlarından ve sollarından yanaşacağım ve onların çoğunu şükredenler olarak bulamayacaksın.”
18. (Allah) dedi ki: “Yerilmiş kovulmuş olarak ondan çık! Mutlaka onlardan kim sana tabi olursa, kesinlikle cehennemi sizin hepinizden dolduracağım.”
19. “Ey Âdem! Sen ve eşin de cennete yerleşin! Böylece dilediğiniz yerden yiyin! Fakat bu ağaca yaklaşmayın! Yoksa ikiniz zalimlerden olursunuz.”
20. Böylece şeytan, kendilerinden gizlenmiş çirkin yerlerini onlara açmak için ikisine vesvese verdi ve dedi ki: “İkinizin Rabbi, iki melek olursunuz veya ebedi kalanlardan olursunuz diye bu ağaçtan sizi yasakladı.”
21. O ikisine “ Muhakkak ki ben, ikinize gerçekten nasihat edenlerdenim.” diye yemin de etti.
22. Böylece ikisini kibirle yönlendirdi. Ardından ikisi ağaçtan tadınca, çirkin yerleri ikisi için ortaya çıktı. İkisi de üzerlerini cennet yaprağından yamayıp örtmeye başladılar ve Rableri ikisine “Ben ikinize o ağacı yasaklamadım mı ve ben ikinize ‘Muhakkak ki şeytan size apaçık bir düşmandır.’ demedim mi?” diye seslendi.
23. İkisi dedi ki: “Rabbimiz! Nefsimize zulmettik ve eğer bizi asla bağışlayıp günahımızı örtmezsen ve bize merhamet etmezsen elbette biz, hüsrana uğrayanlardan oluruz.”
24. (Allah) dedi ki: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde, belirli bir süreye kadar yerleşme ve geçinme vardır.”
25. (Allah) dedi ki: “Onda yaşarsınız ve onda ölürsünüz ve ondan çıkarılırsınız.”
26. Ey Âdemoğulları! Size, bir süs olarak ve çirkin yerlerinizi örtesiniz diye kıyafet indirdik. Bir de takva elbisesi! İşte bu daha hayırlıdır. Bu Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alırlar.
27. Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerinin ikisine görülmesi için, elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi fitneye düşürmesin! Muhakkak ki o, o ve kabilesi, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz o şeytanları inanmayanlara veliler yaptık.
28. Açık bir hayâsızlık yaptıkları zaman da dediler ki: “Atalarımızı onun üzerinde bulduk ve onu bize Allah emretti.” De ki: “Muhakkak ki Allah, çirkinliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?”
29. De ki: “Rabbim bana adaleti emretti. Her secde yerinde de yüzlerinizi O’na doğrultun ve dini O’na mahsus kılarak, O’na dua edin! Sizi ilk yarattığı gibi döneceksiniz.”
30. Bir kısmına hidayet etti ve bir kısmının üzerine de sapkınlık hak oldu. Muhakkak ki onlar, Allah’ın yanı sıra yarattığı astlarından olan şeytanları veliler edindiler. Sanıyorlar ki onlar hidayete erenlerdir.
31. Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetlerinizi alın (*)! Yiyin, için fakat israf etmeyin! Muhakkak ki O, israf edenleri sevmez.
(*) Güzel ve temiz elbisenizi giyinip, kendinize çeki düzen vermiş olduğunuz halde, hoş kokulu ve helal takılarınızı da takmış olarak mescitlere gidin!
32. De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetini ve rızıktan temiz ve güzel olanını kim haram etti?” De ki: “O dünya hayatında iman edenler içindir, özellikle Kıyamet günü! İşte biz bilen bir kavim için ayetleri böyle ayrıntılı açıklarız.
33. De ki: “Rabbim ancak, ondan (fuhuştan) açık ve gizli olan her türlü fuhşu ve günahı ve haksız yere isyanı ve hakkında bir kanıt indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyi söylemenizi haram kıldı.”
34. Her ümmet için bir ecel (belirlenmiş bir süre) vardır. Artık onların ecelleri geldiği zaman, bir saat bile geri kalmazlar ve öne geçmezler.
35. Ey Âdemoğulları! Ayetlerimi size anlatan, sizden resuller geldiğinde artık kim sakındıysa ve halini düzeltiyse artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
36. Ve ayetlerimizi yalanlayanlar ve onun hakkında kibirlenenler! İşte onlar, ateşin sahipleridir (cehennemliklerdir). Onlar onun içinde sürekli kalacak olanlardır.
37. Yalan yere Allah’a iftira edenden veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır? Onlar var ya! Resullerimizin (meleklerimizin) onlara (canlarını almak üzere) geldiği zamana kadar, Kitap’tan nasipleri onlara ulaşır. Onları vefat ettirirlerken dediler ki: “Allah’ın yanı sıra yarattığı astlarından dua ediyor olduğunuz nerede?” Onlar da dediler ki: “Bizden uzaklaşıp saptılar.” Gerçeği örtüp inkâr edenler olduklarına dair de kendileri aleyhine şahitlik yaptılar.
38. Dedi ki: “Sizden önce gelip geçmiş, ateşteki cin ve insan topluluk-larının içine girin!” Her defasında giren ümmet, hepsi onun içinde biraraya gelinceye kadar, kardeşine lanet etti. Onların sonrakileri, onların ön-cekilerine dedi ki: “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdılar. Onlara ateşten iki misli azap ver!” Dedi ki: “Herkes için iki kat vardır fakat siz bilmiyorsunuz.”
39. Onların öncekileri de sonrakiler için şöyle dedi: “Artık sizin, bizim üzerimizde bir üstünlüğünüz yoktur. O halde kazandıklarınıza karşılık tadın azabı!”
40. Muhakkak ki o kimseler, ayetlerimizi yalanladılar ve onun hakkında büyüklük tasladılar. Göğün kapıları onlar için açılmaz (*) ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler. İşte biz suçluları böyle cezalandıracağız.
(*) Yaptıkları işler ve ettikleri dualar kabul edilmez. Cennet’e giremezler.
41. Onlar için cehennemden bir döşek, üstlerinde de örtüler vardır. İşte biz, zalimleri böyle cezalandıracağız.
42. O kimseler ki iman ederler ve hayırlı işler yaparlar. Biz hiç kimseyi gücünden başka bir şeyle sorumlu tutmayız. İşte onlar cennetin sahipleridir. Onlar orada sürekli kalacak olanlardır.
43. Biz, nefretten yana göğüslerinde olanı da söküp aldık. Onların altla-rından nehirler akar. “Bizi buna hidayet eden Allah’a Hamd olsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi biz hidayete ermiş olmazdık. Andolsun ki Rabbimizin resulleri gerçeği getirmişler.” dediler. Böylece “İşte size, yapmakta olduğunuz şeye karşılık, mirasçı kılındığınız cennet!” diye seslenildiler.
44. Cennet sahipleri (cennetlikler) ateş sahiplerine (cehennemliklere) seslendi: “Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk. Peki, siz Rabbinizin vadettiğini gerçek buldunuz mu?” Onlar, “evet” dediler. Böylece aralarından bir duyurucu “Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.” diye ilan etti.
45. Onlar Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve onun eğri olmasını isterler. Onlar ahireti inkâr edenlerdir.
46. İki taraf arasında bir perde vardır. A’raf üzerinde de hepsini simalarıyla tanıyan adamlar vardır. Cennet sahiplerine (cennetliklere) “Selâm üzerinize olsun” diye seslendiler. Onlar (*) (cennete girmeyi) umarak çok arzu ettikleri halde, ona (cennete) hiç girmemişlerdir.
(*) A’râf kelimesi Arf’in çoğuludur. Yüksekçe olan her şeye arf denilir. Meşhur görüşe göre A’râf, cennet ile cehennem arasındaki sûrun (Hadid,13) yüksek tepeleri demektir. Hasan el-Basrî “A’râf, marifet kelimesinden olup cennetliklerle cehennemlikleri simalarından tanıyan kimseler demektir.” demiştir. A’râf hakkında iki görüş vardır. Birinci görüşe göre bunlar, mizanda iyilikleri ile kötülükleri eşit gelmiş, Allah’ı bir tanıyan kimselerdir ki cennet ile cehennem arasında bir süre kalırlar. Sonra Allahu Teâla haklarında bir hüküm verir. İkinci görüşe göre de bunlar, peygamberler, şehitler, salihler, âlimler gibi yüksek dereceli zatlardır. Âyetin sonundaki lem yedhulûhâ (cennete hiç girmemişlerdir) ifadesi birinci görüşü desteklemektedir. Yani cennetlikler cennete girmiş veya giriyorlar, bunlar ise girmemişlerdir. Fakat arzu ve ümid etmektedirler. Onlara özenirler de “Selâm ve selâmet size!” derler. İkinciye göre ise, o sırada cennet ehlinin halidir. Yani henüz cennete girmemiş ve girmek ümidinde bulunmuş oldukları sıradadır ki A’râf ehli, onları selâmete ereceklerine dair müjdelerler. Ancak ayetteki lem edatı ve sonraki 47, 48, 49. Ayetler bu görüşe aykırıdır. Kanaatimizce birinci görüş doğru olsa gerek. En doğrusunu Allahu Teâla bilir.
47. Bakışları ateş sahiplerinin (cehennemliklerin) tarafına çevrildiğinde de dediler ki: “Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğuyla beraber kılma!”
48. A’raf sahipleri (A’raf’takiler) simalarıyla tanıdıkları adamlara seslendi. Dediler ki: “Topluluğunuz ve büyüklük tasladığınız şeyler size hiçbir fayda sağlamadı.”
49. “Sizin ‘Allah onları rahmete ulaştırmaz.’ diye yemin ettiğiniz kişiler şunlar mı? (Sonra cennetliklere dönerek) “Girin cennete! Size bir korku yoktur ve siz mahzun da olmazsınız.”
50. Ateşin sahipleri (cehennemlikler), cennetin sahiplerine (cennetliklere) seslendi ki: “Sudan veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeyden bize akıtın!” Onlar da dediler ki: “Muhakkak ki Allah, o ikisini küfre sapanlara haram kıldı.”
51. Onlar kendi dinlerini eğlence ve oyun edindiler. Dünya hayatı onları aldattı. Öyleyse bu gün, biz de onların, bugünlerine kavuşmalarını unuttukları gibi ve ayetlerimizi bile bile inkâr etmekte oldukları gibi onları unutacağız.
52. Andolsun ki biz onlara, inanan bir toplum için rahmet ve yol gös-terici olan, ilim üzere onu ayrıntılı açıkladığımız bir kitap getirdik.
53. Onlar, ancak onun sonucuna mı bakıyorlar? Onun açıklamasının geldiği gün, önceden onu unutanlar derler ki: “Rabbimizin resulleri gerçeği getirmiş. Şimdiyse bizim için şefaatçiler var mı da bize şefaat etsinler veya geri gönderilir miyiz de yapmakta olduklarımızdan başkasını yapalım!” Gerçekten kendilerini hüsrana uğrattılar ve iftira etmekte oldukları şeyler onlardan uzaklaşıp saptı.
54. Muhakkak ki Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra da arşın üzerine hükümranlık kuran, geceyi kendisini devamlı talep eden gündüzün üzerine örten ve Güneş ve Ay ve yıldızları emriyle boyun eğmiş olarak yaratandır. Dikkat edin! Yaratış ve emir O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah, bolluk ve bereket veren, hayrı devamlı kılıp arttıran, bereketin kaynağı, yüceler yücesidir. (*)
(*) Açıklaması için Furkan, 1’e bakınız.
55. Rabbinize yalvarıp yakararak ve gizli olarak dua edin! Muhakkak ki O, haddi aşanları sevmez.
56. O düzeltildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın ve korkarak ve arzuyla umarak O’na dua edin! Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, ihsan sahiplerinden olanlara yakındır.
57. O ki rahmetinin önünden müjdeci olarak rüzgârlar gönderdi. Hatta ağır bulutlar yüklendiği zaman, ölü beldeler için onu sevk ettik de onunla su indirdik. Böylece onunla bütün meyvalardan çıkardık. İşte ölüleri bunun gibi çıkarırız. Umulur ki düşünüp ibret alırsınız.
58. Ve güzel belde! Bitkisi Rabbinin izniyle çıkar. Ve kötü olan! Fay-dasız, kıt bitkilerden başka bir şey çıkmaz. İşte şükreden bir kavim için, âyetlerimizi böyle evirip çeviririz (çeşitli şekillerde açıklarız).
59. Andolsun ki biz, Nuh’u kavmine gönderdik de o dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için ondan başka ilâh yoktur. Muhakkak ki ben, büyük günün azabının size olmasından korkuyorum.”
60. Onun kavminden ileri gelenler dedi ki: “Muhakkak ki biz seni, gerçekten apaçık bir sapkınlık içinde görüyoruz.”
61. Dedi ki: “Ey kavmim! Sapkınlık benimle değil ve aksine ben, âlemlerin Rabbinden bir resulüm.”
62. “Size Rabbimin gönderdiklerini tebliğ ediyorum ve sizin için nasihat ediyorum ve sizin bilmediğiniz şeyi Allah’tan biliyorum.”
63. “Sizden bir adama, uyarılmanız için ve sakınmanız için Rabbinizden size bir öğüt gelmesine şaştınız mı? Umulur ki siz, rahmet edilirsiniz.”
64. Ancak onu yalanladılar. Bunun üzerine biz de onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanları da boğduk. Muhakkak ki onlar, gözleri görmez bir kavimdiler.
65. Ad’a da onların kardeşleri Hud dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için ondan başka ilâh yoktur. Halâ sakınmayacak mısınız?”
66. Kavminin inkârcı ileri gelenleri dediler ki: “Muhakkak ki biz seni gerçekten bir akılsızlığın içinde görüyoruz ve muhakkak ki biz senin gerçekten yalancılardan olduğunu sanıyoruz.”
67. Dedi ki: “Ey kavmim! Akılsızlık benimle değil ve aksine ben, âlemlerin Rabbinden bir resulüm.”
68. “Size Rabbimin gönderdiklerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.”
69. “Sizden bir adama, uyarılmanız için Rabbinizden size bir öğüt gelmesine mi şaştınız? Hatırlayın! Hani sizi, Nuh kavminden sonra halifeler kılmıştı ve sizi yaratılışta, güç kuvvet olarak arttırmıştı. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın! Umulur ki siz, kurtuluşa erersiniz.”
70. Dediler ki: “Sen bize, tek olan Allah’a kulluk etmemiz ve babalarımızın kulluk etmekte oldukları şeyleri terk etmemiz için mi geldin? Öyleyse eğer doğru sözlülerden isen, bize vadettiğin şeyi getir!”
71. Dedi ki: “Üzerinize Rabbinizden azap ve öfke vaki olmuştur. Onlarla ilgili Allah’ın hiçbir kanıt indirmediği, babalarınızın ve sizin onu isimlendirdiğiniz isimler hakkında, benimle mücadele mi ediyorsunuz? Artık bekleyin! Muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”
72. Böylece onu ve onunla beraber olanları bizden bir rahmetle kurtardık ve ayetlerimizi yalanlayanların kökünü kestik ve onlar, iman eden kişiler olmadılar.
73. Semud’a da onların kardeşleri Salih dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için ondan başka ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir kanıt gelmiştir. Bu, sizin için bir mucize olan Allah’ın devesidir. Artık bırakın onu Allah’ın toprağında yesin! Kötü bir niyetle ona dokunmayın! Yoksa sizi korkunç bir azap yakalar.”
74. “Hatırlayın! Hani sizi, Ad kavminden sonra halifeler kılmıştı ve sizi düzlüklerinden saraylar edindiğiniz ve evler yapmak üzere dağları yonttuğunuz yeryüzünde yerleştirmişti. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak bozgunculuk yapmayın!”
75. Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, zayıf görülen kimselere, onlardan iman edenlere dedi ki: “Siz Salih’in Rabbi tarafından gönderilen birisi olduğunu biliyor musunuz?” Dediler ki: “Muhakkak ki biz, onunla gönderilene iman edenleriz.”
76. Büyüklük taslayanlar dedi ki: “Muhakkak ki biz, sizin iman ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz.”
77. Sonra dişi deveyi kestiler ve Rablerinin emrinden çıkıp isyan ettiler ve dediler ki: “Ey Salih! Eğer gönderilenlerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi getir bize!”
78. Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları yakaladı. Böylece yurtlarında diz üstü çökenler olarak sabahladılar.
79. Sonunda (Salih) onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim! Andolsun ki Rabbimin gönderdiklerini size tebliğ ettim ve size nasihat ettim ama siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.”
80. Lut da kavmine demişti ki: “Âlemlerden hiç birinin, sizden önce onu yapmadığı, o çirkin işe mi geliyorsunuz?”
81. “Muhakkak ki siz, gerçekten kadınlardan ayrı olarak erkeklere şehvetle geliyorsunuz. Hayır, aksine! Siz, haddi aşan bir kavimsiniz.”
82. Kavminin cevabı ise “ Çıkarın onları yurdunuzdan! Muhakkak ki onlar, çokça temizlenen insanlardır.” demelerinden başka bir şey olmadı.
83. Bunun üzerine biz de onu ve geride kalanlardan olan kadını (karısı) hariç, ailesini kurtardık.
84. Onlara da yağmuru, yağdırdıkça yağdırdık. O halde bak! Suçluların sonu nasıl oldu?
85. Medyen’e de kardeşleri Şuayb dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir kanıt gelmiştir. Artık ölçü ve tartıyı dosdoğru tam olarak yapın ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin! O düzeltildikten sonra da yeryüzünde fesat çıkarmayın! İşte bu, eğer iman edenlerseniz, sizin için hayırlıdır.”
86. “Tehdit ederek ve O’na iman eden kimseleri Allah’ın yolundan men ederek ve onda bir eğrilik arayarak da her yola oturmayın! Hatırlayın! Hani siz az idiniz de sizi çoğaltmıştı. O halde bakın! Fesat çıkaranların sonu nasıl oldu?”
87. “Sizin içinizden bir grup onunla gönderildiğim şeye iman ettiyse ve bir grup iman etmediyse artık Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! O, hâkimlerin en hayırlısıdır.”
88. Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dedi ki: “Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber iman edenleri şehrimizden mutlaka çıkarırız veya ke-sinlikle dinimize dönersiniz.” Dedi ki: “Kötü görüyor olsak da mı?”
89. “Allah’ın, bizi ondan kurtarmasından sonra, sizin dininize dönersek Allah’a yalan yere iftira etmiş oluruz ve Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi hariç bizim için oraya geri dönmemiz olamaz. Rabbimiz herşeyi ilmen kuşatmıştır. Allah’a tevekkül ettik. Rabbimiz! Kavmimiz ile bizim aramızda hak ile hüküm ver! (*) Sen gerçeği apaçık ortaya çıkarıp açanların en hayırlısısın.”
(*) “Feteha” kelimesi “hükmetti” anlamında da kullanılır. Böylece Fettah kelimesi hâkim, kadı demek olur. Açığa çıkar demek de hüküm ver veya hükmet manasına gelir.
90. Kavminden inkâr eden ileri gelenler de dedi ki:“Eğer Şuayb’a ger-çekten tabi olursanız, muhakkak ki siz, o takdirde mutlaka hüsrana uğ-rayanlar olursunuz.”
91. Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı onları yakaladı. Böylece yurtlarında diz üstü çökenler olarak sabahladılar.
92. Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç var olmamışlardı. Şuayb’ı yalanlayan kimseler, onlar hüsrana uğrayanlar oldular.
93. Böylece onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim! Yemin olsun, ben size Rabbimin mesajlarını ilettim ve size öğüt verdim. Artık gerçeği örtüp inkâr edenler kavmine nasıl üzülürüm?”
94. Biz bir beldeye, belki onlar yalvarıp yakarırlar diye, onun halkını zorluk ve darlıkla yakalamadıkça, bir nebî göndermedik.
95. Sonra onlar çoğalıncaya ve “Babalarımıza da şiddetli darlık ve ferahlık dokunmuştu.” diyene kadar kötülüğün yerine iyilik getirdik. Böyle olunca biz de onlar farkına varmadan, onları aniden yakaladık.
96. O ülkelerin halkı inansaydılar ve Allah’a karşı gelmekten sakınsaydılar, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık. Fakat yalanladılar. Böylece biz de onları, kazanmakta oldukları şeyle yakaladık.
97. Yoksa o ülkelerin halkı, geceleyin ve onlar uyurlarken azabımızın onlara gelmesinden emin mi oldu?
98. Veya o ülkelerin halkı bir kuşluk vakti oynayıp eğlenirken azabımızın onlara gelmesinden emin mi oldu?
99. Yoksa Allah’ın tuzağından emin mi oldular? Öyle ki hüsrana uğra-yanlar kavminden başkası, Allah’ın tuzağından emin olmaz.
100. Onun sahiplerinden sonra yeryüzüne mirasçı olanlar, halâ doğru yolu bulmadı mı? Eğer dileseydik, günahlarından dolayı onlara da isabet ettirirdik. Böylece onlar işitmezlerdi.
101. İşte o ülkeler! Haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun ki onların resulleri, kendilerine apaçık deliller getirmişti. Ancak önceden yalanladıkları şeye inanacak değillerdi. İşte Allah, küfre sapanların kalplerini böyle mühürler.
102. Onların çoğunda ahde vefadan bir şey de bulmadık ve ancak onların çoğunu, gerçekten yoldan çıkmışlar olarak bulduk.
103. Sonra onların ardından Musa’yı, ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik de ona karşı zalimce davrandılar. Öyleyse bak! Fesat çıkaranların sonu nasıl oldu?
104. Ve Musa dedi ki: “Ey Firavun! Muhakkak ki ben, âlemlerin Rab-binden bir resulüm.”
105. “Üzerime Hak olan, Allah hakkında gerçekten başkasını söylemememdir. Ben size Rabbinizden apaçık bir delille geldim. Artık İsrailoğullarını benimle gönder!”
106. (Firavun) dedi ki: “Eğer bir mucizeyle geldiysen, doğru söyleyenlerden isen öyleyse onu getir!”
107. (Musa) Bunun üzerine asasını yere attı. Bir de ne görsünler! O, apaçık bir ejderha!
108. (Musa) Elini de çekip çıkardı. Bir de ne görsünler! O, bakan kişiler için bembeyaz!
109. Firavun’un kavminden ileri gelenler dedi ki:“Muhakkak ki bu, gerçekten bilgili bir sihirbazdır.”
110. (Firavun da dedi ki) “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O halde ne buyuracaksınız?”
111. (İleri gelenler) dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy! Şehirlere de toplayıcılar gönder!”
112. “Tüm bilgili sihirbazları sana getirsinler!”
113. Ve sihirbazlar Firavuna geldi. Dediler ki:“Eğer biz galipler olursak, bizim için iyi bir ödül vardır.”
114. Dedi ki:”Evet. Muhakkak ki, siz elbette yakın olanlardan da olacaksınız.”
115. Dediler ki:”Ey Musa! Ya sen atarsın ve ya da biz atanlar oluruz.”
116. Dedi ki:”Siz atın!” Böylece onlar atınca, insanların gözlerini bü-yülediler ve onlara korku saldılar ve büyük bir sihir getirdiler.
117. Ve biz de Musa’ya “Asanı at!” diye vahyettik. İşte o zaman o, onların uydurduklarını yuttu.
118. Böylece hak ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları batıl oldu.
119. Böylece orada yenildiler ve küçük düşen kimselere döndüler.
120. Ve sihirbazlar secde edenler olarak (yere) atıldı (secdeye kapandı).
121. Dediler ki: “Âlemlerin Rabbi’ne iman ettik.”
122. “Musa ve Harun’un Rabbine.”
123. Firavun dedi ki: “Size izin vermemden önce ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki bu, elbette onun (şehrin) halkını oradan çıkarmanız için, şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Öyleyse yakında bileceksiniz.”
124. “Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sonra mutlaka sizi topluca asacağım.”
125. Dediler ki:”Muhakkak ki biz, Rabbimize dönecekleriz.”
126. “Sen de bizden, Rabbimizin ayetleri bize geldiği zaman iman etmemizden başka bir şey için intikam almıyorsun. Rabbimiz! Bize sabır yağdır ve bizi Müslümanlar olarak vefat ettir!”
127. Firavun kavminden ileri gelenler de dedi ki: “Musa’yı ve kavmini, yeryüzünde fesat çıkarsınlar ve seni ve senin ilahlarını terk etsinler diye mi bırakıyorsun?” Dedi ki: “Biz onların oğullarını öldüreceğiz ve onların kadınlarını hayatta bırakacağız ve muhakkak ki biz, onların üzerinde ezici bir güce sahip olanlarız.”
128. Musa kavmine dedi ki: “Allah’tan yardım dileyin ve sabırlı olun! Muhakkak ki yeryüzü Allah’a aittir. Kullarından dilediğini ona varis kılar. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.”
129. Dediler ki: “Senin bize gelişinden önce de ve gelişinden sonra da bize işkence edildi.” Dedi ki: “Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve sizi yeryüzünde halife kılar da nasıl iş yapıyorsunuz diye bakar.”
130. Andolsun ki biz, Firavunun ailesini, belki düşünüp öğüt alırlar diye senelerce ve ürün eksikliğiyle yakaladık.
131. Ancak onlara bir iyilik geldiğinde, “Bu bize aittir” dediler ve eğer onlara bir kötülük isabet ederse Musa ve onunla beraber olan kimsenin uğursuzluğuna yordular. Ancak onların uğursuzluk kuşu Allah katında değil mi? Fakat onların çoğu bilmezler.
132. Ve dediler ki:”Bizi onunla büyülemek için mucize olarak bize her ne getirirsen getir, yine de biz sana iman edenlerle değiliz.”
133. Böylece biz de onların üzerine ayrı ayrı mucizeler olarak tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik ve buna rağmen büyüklendiler ve suçlu bir kavim oldular.
134. Azap onlara geldiği zaman da dediler ki: “Ey Musa! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabbine dua et! Gerçekten azabı bizden kaldırırsan, biz sana mutlaka iman ederiz ve kesinlikle İsrailoğullarını, seninle birlikte göndeririz.”
135. Erişecekleri bir süreye kadar, azabı onlardan kaldırdığımızda, işte o zaman onlar sözlerinden dönüyorlardı.
136. Bunun üzerine biz de onlardan intikam aldık. Böylece ayetlerimizi yalanlamaları ve ondan gafil olmaları sebebiyle onları suda boğduk.
137. Zayıf, hor görülen kavmi de içine bereketler doldurduğumuz toprağın doğularına ve batılarına (*) mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel sözü, sabrettikleri şey sebebiyle tamam oldu. Firavun ve onun kavminin üretiyor oldukları şeyi ve özenle kurup yükselttikleri sarayları yere geçirdik.
(*) Bazılarına göre arz’dan maksat Şam ve Mısır’dır. Kimilerine göre de bütün yeryüzüdür. Doğular ve batılar ifadesinden dolayı da “Bütün yeryüzüne, Dünya’nın dört bir yanına” şeklinde bir mana verilebilir.
138. Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Derken kendilerine ait put-lara tapan bir kavme rastladılar. Dediler ki: “Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi bizim için de bir ilah belirle!” Dedi ki: “Muhakkak ki siz, cahillik eden bir kavimsiniz.”
139. “Muhakkak ki şunların içinde bulundukları şey helâk olup gitmiştir. Yapmakta oldukları şey de batıldır.”
140. Dedi ki: “O sizi âlemlere üstün kıldığı halde, size Allah’tan başka bir ilâh mı arayayım?”
141. Hani sizi, Firavun ailesinden kurtarmıştık. Size azabın en kötüsü ile işkence ediyorlardı. Oğullarınızı katlediyorlar ve kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
142. Ve Musa’ya otuz gece vadettik ve bunu on ile tamamladık. Böylece Rabbinin belirlediği süre kırk geceye tamamlandı. Musa kardeşi Harun’a dedi ki: “Kavmim içinde bana halife ol ve ıslâh et ve fesat çıkaran bozguncuların yoluna tabi olma!”
143. Musa belirlediğimiz buluşmamız için geldiğinde ve Rabbi ona hitap ettiğinde dedi ki: “Rabbim! Bana göster! Sana bakayım.” Dedi ki: “Beni asla göremezsin ama şu dağa bak! Eğer o yerini istikrarlı tutabilirse işte o zaman sen beni göreceksin.” Böylece Rabbi dağa tecelli ettiğinde onu paramparça yaptı. Musa da baygın olarak yere düştü. Sonra ayıldığında dedi ki: “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Sana tövbe ettim ve ben, iman edenlerin ilkiyim.”
144. Dedi ki: “Ey Musa! Muhakkak ki ben, gönderdiğim vahiylerle ve konuşmamla seni insanların üzerine seçtim. Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!”
145. Biz de ona levhalarda her şeyi öğüt olarak ve herşeyi detaylı olarak yazdık. “O halde onu kuvvetle tut ve kavmine emret! Onu en güzel şekliyle tutsunlar! Yakında size fasıklar yurdunu göstereceğim.”
146. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden çevirip uzaklaştıracağım ve onlar tüm mucizeleri görseler, ona inanmazlar ve doğruya varan yolu görseler, onu yol olarak edinmezler ve azgınlık yolunu görseler, onu yol olarak edinirler. İşte bu, muhakkak onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onun hakkında gafiller olmaları sebebiyledir.
147. Onlar ki ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayanlardır. Onların amelleri boşa gitti. Onlar yapmakta olduklarından başka bir şeyle mi cezalandırılıyorlar?
148. Musa’nın kavmi de onun ardından, onların süs eşyalarından ya-pılmış, böğürebilen bir buzağı heykeli edindiler. Muhakkak ki onun, kendileriyle konuşamadığını ve onlara doğru yolu gösteremediğini görmediler mi? Onu edindiler ve zalimler oldular.
149. Sapmış olduklarını görerek, pişmanlık duydukları zaman dediler ki:”Gerçekten Rabbimiz bize merhamet etmezse ve bizi bağışlamazsa mutlaka biz, elbette hüsrana düşenlerden oluruz.”
150. Musa kızgın ve üzgün bir halde kavmine döndüğünde “Benden sonra bana ne kötü halife oldunuz! Rabbinizin emrine acele mi ettiniz?” dedi ve levhaları yere attı. Kardeşinin başını yakaladı (*) ve kendisine doğru çekti. (Harun) dedi ki: “Ey anne oğlu! Muhakkak ki bu topluluk beni hakir (güçsüz) gördü ve neredeyse beni öldürüyorlardı. Bir de sen düşmanları bana güldürme ve beni bu zalimler kavmi ile beraber kılma!”
(*) Kardeşinin saçından, sakalından tutup çekti. (Zemahşerî, Beydâvî)
151. Dedi ki: “Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla ve bizi rahmetine dâhil et! Sen, rahmet edenlerin en merhametlisisin.”
152. Muhakkak ki buzağıyı edinenler var ya, onlara Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir zillet ulaşacaktır. İşte iftiracıları böyle cezalandırırız.
153. Kötülük yapan sonra onun ardından tövbe eden ve iman eden kimseler var ya, muhakkak ki senin Rabbin, onun ardından elbette çok affedicidir, çok merhametlidir.
154. Öfke Musa’dan geçince levhaları aldı. Onun nüshasında “O kimseler için bir hidayet ve bir rahmet vardır ki onlar, Rableri için korku duyarlar.” vardı.
155. Musa bizim buluşma vaktimiz için kavminden yetmiş adam seçti. Şiddetli sarsıntı onları yakalayınca Musa dedi ki: “Rabbim, dileseydin, onları önceden helak ederdin ve beni de. Bizden akılsızların yaptığı şeyden dolayı, bizi helak mi edeceksin? O senin imtihanından başka birşey değildir. Onunla dilediğini saptırır ve dilediğini hidayete erdirirsin. Sen bizim velimizsin. O halde bizi affet ve bize acı ve sen affedenlerin en hayırlısısın.”
156. “Bizim için bu dünyada da ahirette de iyilik yaz! Muhakkak ki biz sana yöneldik.” Dedi ki: “Azabım! Dilediğim kimseye onu isabet ettiririm ve rahmetimse herşeyi kuşatmıştır. Böylece onu, karşı gelmekten sakınıp korunanlara ve zekât verenlere yazacağım. Onlar ki ayetlerimize iman eden kimselerdir.”
157. O kimseler ümmi (okuma yazma bilmeyen) nebi resule uyarlar ki onu, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı olarak bulurlar. Onlara iyiliği emreder ve kötülüğü meneder. Güzel şeyleri de onlara helal kılar ve pis şeyleri onlara haram kılar. Onlardan yüklerini ve üzerlerindeki zincirleri kaldırır. Ona iman eden ve ona saygı duyan ve ona yardım eden ve onunla beraber indirilen ışığa uyan kişiler, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.
158. De ki: “Ey insanlar! Muhakkak ki ben, sizin hepinize göklerin ve yerin mülkünün sahibi olan Allah’ın resulüyüm. O’ndan başka İlah yoktur. O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve ümmi (okuma yazma bilmeyen) nebiye, Allah’a ve O’nun sözlerine iman eden O’nun resulüne iman edin ve O’na uyun! Umulur ki doğru yolu bulursunuz.”
159. Musa’nın kavminden bir ümmet de vardır ki hak ile doğruya yöneltir ve onunla adaletli davranır.
160. Biz onları ümmet olarak on iki kabileye ayırdık. Kavmi ondan su istediğinde Musa’ya, “Asanla taşa vur!” diye vahyettik. Böylece ondan, on iki pınar fışkırdı. Her grup insan içeceği yeri bilmiş oldu ve onların üzerine bulutu gölgelik yaptık ve onların üzerine kudret helvası ve bıldırcın indirdik. “Sizi rızıklandırdığımız şeyin temizlerinden yiyin!” Onlar bize zulmetmediler ancak kendilerine zulmediyorlardı.
161. Hani onlara denilmişti ki: “Bu şehre yerleşin ve ondan dilediğiniz yerden yiyin ve “Hıtta” (Ya Rabbi, bizi affet!) deyin ve kapısından secde ederek girin! Biz de size hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere de arttıracağız.”
162. Böylece onlardan zulmedenler, sözü onlara söylenenden başkasıyla değiştirdi. Bunun üzerine zulmetmekte oldukları şey sebebiyle onlara gökten bir azap gönderdik.
163. Deniz kıyısında olan şehir hakkında da onlara sor! Hani, Sebt günü (*) onların balıkları akın akın onlara geldiğinde ve yasak olmayan gün onlara gelmediğinde Sebt’te haddi aşıyorlardı. İşte, yoldan sapmakta oldukları şey sebebiyle onları böyle imtihan ederiz.
(*) Yahudiler için çalışmanın yasak olduğu tatil günü olan Cumartesi gününe sebt günü denilmektedir.
164. Onlardan bir ümmet de “Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azapla azap edeceği bir kavme niçin vaaz / öğüt veriyorsunuz?” dediği zaman onlar dediler ki: “Rabbinize yönelik bir mazeret olsun ve umulur ki onlar Allah’a karşı gelmekten sakınırlar.”
165. Artık onunla öğüt verildikleri şeyi unuttukları zaman, kötülükten alıkoyanları kurtardık ve zulmedenleri, yoldan çıkıyor oldukları şeyden dolayı, acı bir azapla yakaladık.
166. Böylece onlar, ondan nehyedildikleri şeyde haddi aşınca, onlara “Aşağılık maymunlar olun!” dedik.
167. Hani senin Rabbin kıyâmet gününe kadar, onlara azabın en kötüsünü yapacak kişileri mutlaka göndereceğini bildirmişti. Muhakkak ki senin Rabbin, elbette cezayı çabuk verendir ve muhakkak ki O, elbette çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
168. Onları yeryüzünde ümmetler olarak ayırdık. Onlardan iyi kimseler ve onlardan bunun dışındakiler vardı. Onları güzelliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik. Umulur ki onlar dönerler.
169. Böylece onların ardından sonraki nesil halef oldu. Kitap’a varis oldular. Bu değersiz dünyanın geçici menfaatini alıyorlar ve “Bize mağfiret edilecek” diyorlardı. Onlara onun misli bir geçici menfaat gelse, onu da alıyorlardı. Bunlardan, Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylememelerine ilişkin Kitap misakı alınmadı mı? Onun içindekini okuyup da öğrenmediler mi? Ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıl etmeyecek misiniz?
170. Kitap’a sımsıkı sarılanlara ve salâtı (namazı) ikâme edenlere gelince, muhakkak ki biz, iyiliğe çalışan kimselerin mükâfatını zayi etmeyiz.
171. Hani dağı, sanki o bir gölgelikmiş gibi, onların üzerine çekip kaldırmıştık. Onu üstlerine düşecek zannetmişlerdi. “Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içinde olanı düşünüp öğüt alın! Umulur ki Allah’a karşı gelmekten sakınırsınız.” (demiştik).
172. Senin Rabbin, Âdemoğullarından, onların sırtlarından, onların zürriyyetlerini aldığında ve onları, kendileri üzerine “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye şahit tuttuğunda dediler ki: “Evet. Şahitlik ettik.” Kıyamet günü “Muhakkak ki biz, bundan habersizdik.” dersiniz diye.
173. Veya “Ancak önceden babalarımız şirk koştu ve biz, onların ardından gelen bir nesil olduk. Öyleyse gerçeği çiğneyenlerin yaptığı şey yüzünden bizi helak mi edeceksin?” dersiniz diye.
174. İşte biz ayetleri böyle ayrıntılı açıklarız ve umulur ki onlar dönerler.
175. Onlara, ayetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku! Sonra ondan (ayetlerimizden) ayrıldı. Böylece şeytan onu kendisine tâbi kıldı. Sonra azgınlardan oldu.
176. Eğer dileseydik onu, elbette onunla yükseltirdik. akat o Dünya’ya meyletti ve hevesine uydu. Öyle ki onun durumu köpeğin durumu gibidir ki onu sahiplensen de solur, terketsen de solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin örneği budur. Artık kıssayı anlat! Umulur ki düşünüp ibret alırlar.
177. Ayetlerimizi yalanlayan kavmin örneği ne kötü! Kendilerine zulmediyorlardı.
178. Allah kimi doğru yola iletirse artık o doğru yol sahibidir. Kimi de saptırırsa artık işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
179. Andolsun ki biz, insanlardan ve cinlerden çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onunla derinlemesine kavrayamazlar ve onların gözleri vardır, onunla görmezler ve onların kulakları vardır, onunla işitmezler. İşte onlar, hayvanlar gibidir. Hayır, aksine! Onlar, daha da sapkındır. İşte onlar, gafillerin ta kendileridir.
180. En güzel isimler Allah’a aittir. Artık O’na onunla (bu isimlerle) dua edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları terk edin! Onlar yapmakta oldukları şeyin karşılığını alacaklar.
181. Yarattığımızdan bir ümmet de vardır ki hak ile doğruya yöneltir ve onunla adaletli davranır.
182. Ayetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş helake götüreceğiz.
183. Onlara süre de veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım çok sağlamdır.
184. Onlar arkadaşlarında cinnetten bir eser olmadığını düşünmediler mi? O ancak apaçık bir uyarıcıdır.
185. Ve göklerin ve yerin melekûtuna (*) herhangi birşeyden Allah’ın yarattığına ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğine bakmıyorlar mı? Artık ondan sonra hangi söze inanırlar?
(*) “Göklerin ve yerin melekûtuna” demek göklerin ve yerin düzen ve idaresindeki kudret ve saltanatın azametine demektir.
186. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur ve onları azgınlıkları içinde bırakır, bocalayıp dururlar.
187. Sana kıyamet saatini, onun ne zaman olacağını soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onu, onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. Göklere ve yere ağır gelmiştir. O size ansızın gelir.” Sanki sen ondan haberdarmışsın gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah’ın katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
188. De ki: “Allah’ın dilediği hariç, kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim, hayrı elbette çoğaltırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben ancak iman eden bir kavim için uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
189. O ki, sizi tek bir nefsten yaratan ve ondan, ona yönelik sükûn bulması için, onun eşini yaratandır. Böylece o, onu (eşini) örtüp bürüyünce, o hafif bir yük yüklendi. Artık onunla dolaştı. Böylece ağırlaştığında ikisi, ikisinin Rabbi olan Allah’a “Gerçekten bize bir salih verirsen, muhakkak ki şükredenlerden oluruz.” diye dua ettiler.
190. Fakat o ikisine bir salih verdiğinde, ikisine verdiği şeyde O’na ortaklar kıldılar. Oysa Allah onların ortak koştuğu şeyden yücedir.
191. Hiçbir şeyi yaratamayan ve kendileri yaratılan şeyleri mi ortak koşuyorlar?
192. Onlara yardıma güç yetiremezler, kendilerine de yardım edemezler.
193. Onları doğru yola çağırırsanız da size uymazlar. Onları çağırmışsınız ya da susmuş kimseler olmuşsunuz, sizin için birdir.
194. Muhakkak ki Allah’ın yanı sıra yarattığı astlarından dua ettikleriniz sizin gibi kullardır. Eğer doğru sözlü iseniz, öyleyse onları çağırın! Size icabet etsinler!
195. Onların onunla yürüdükleri ayakları mı var veya onların onunla tuttukları elleri mi var veya onların onunla gördükleri gözleri mi var veya onların onunla işittikleri kulakları mı var? De ki: “Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun! Üstelik bana göz de açtırmayın!”
196. “Muhakkak ki benim velim Kitap’ı indiren Allah’tır ve O salihleri koruyup gözetir.”
197. “O’nun yanı sıra yarattığı astlarından dua ettikleriniz size yardım etmeye güç yetiremezler ve kendilerine de yardım edemezler.”
198. Eğer onları doğru yola çağırsanız duymazlar ve onları sana bakar görürsün, onlar ise görmezler.
199. Affetmeyi esas al! İyiyi ve güzeli emret! Cahillerden de uzak dur!
200. Fakat Şeytandan bir dürtü gelir, seni dürterse, hemen Allah’a sığın! Muhakkak ki O, en iyi işitendir, en iyi bilendir.
201. Muhakkak ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğunda, hemen Allah’ı hatırlayıp düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar gerçeği görmüşlerdir.
202. Onların kardeşleri de onları azgınlık yoluna çekerler. Sonra da vazgeçmezler / peşlerini bırakmazlar.
203. Onlara bir ayet getirmediğin zaman dediler ki: “Onu bir yerlerden derleyip toplasan ya!” De ki: “Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene uyarım. Bu, iman eden bir kavim için, Rabbinizden gelen, basiretler ve hidayet ve rahmettir.”
204. Kur’an okunduğu zaman artık onu dinleyin ve susun! Umulur ki siz, rahmete erdirilirsiniz.
205. Rabbini kendi içinde, boyun eğip yalvararak ve korkuyla ürpererek ve açıktan olmayan bir sesle ve günün ilk saatlerinde (sabah) ve günün son saatlerinde (akşam) zikret ve gafillerden olma!
206. Muhakkak ki Rabbinin katında olanlar, O’na kulluk etmekten büyüklük taslamazlar ve O’nu tesbih ederler ve yalnız O’na secde ederler. (SECDE AYETİ)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir