Bahçe Mahallesi Ruhuna Fatiha

BAHÇE MAHALLESİ’NİN RUHUNA FATİHA
Mersin’in Bahçe Mahallesi çok meşhurdur. Yerlisi olanların neredeyse hepsi, Bahçe Mahallesini bilir. Mahallemiz, Tevfik Sırrı Gür lisesi’nin yanındaki Özgür Çocuk Parkı’nın oradan başlar ve Ferah Hamamının oraya kadar devam eder. Çıkmaz sokakları, öpücük sokağı, Şaşkın Bakkal sokağı önde gelen sokaklarıdır. İşte ben, yıllar önce Bahçe Mahallesinin bu sokaklarından 3 ncü çıkmaz sokağında doğdum.
Babam vefat ettiğinde henüz 9-10 yaşlarındaydım. 5 yaşında bir kız kardeşim ve askerliğini yapmakta olan bir de abim vardı. Üst katında oturduğumuz iki katlı evimizde, annemle beraber burada yaşamaktaydık. Alt katı ise kiraya vermiştik. Ev kirası ile geçinmekteydik. Çok şükür kimseye muhtaç olmadan geçinip gidiyorduk.
Dondurmacı Halil’in yanındaki Gazi Paşa İlkokulu’nu bitirdikten sonra, yine Dondurmacı Halil’in hemen karşısında olan, şimdilerde müze olarak kullanılan tarihi binadaki Dumlupınar Ortaokulu’na gittim. Derslerim çok iyiydi. Çok da çalışırdım. O zamanlar sağolsun, hem komşumuz hem de kiracımız olan ayrıca Dumlupınar’da tarih öğretmeni olan Osman Amca bize akıl verdi. Askeri lise sınavlarına hazırlanmaya başladım. Hiç unutmam, bana sınava yönelik test kitabı getirmişti. O kitabı kaç kere hatim ettim? Bilmiyorum.
Eskiden çıkmazların arkasında, bir köşesinde yeşil bir yatır olan, büyük bir tarla vardı. Burada gençler, çocuklar futbol maçları yaparlardı. Bol kanlı ve bol terli maçlar olurdu. Mahalle maçları olduğu zaman ise büyük kavgalar çıkar, meydan savaşı gibi millet birbirine girerdi. Tabi ki Bahçespor her zaman galip gelirdi. Elbette maçta değil kavgada?! Kavgadan sonra herkes sarmaş dolaş olur, mahallenin düşman tarafından işgal edilmesine mani olmanın vatansever heyecanıyla evlerine dağılırdı. Ben de zaman zaman çocuk maçlarına katılırdım. Ancak ne zaman maç yapsam, çelme yerdim. Sadece toz toprak ve küçük taşlarla kaplı tarlada düştüğümde daha doğrusu düşürüldüğümde de elim ayağım yaralanırdı. Tedavim sırasında bir de annemden yediğim azar ve şaplaklar cabası olurdu. Fakat son zamanlarda Askeri Lise sınavlarına hazırlandığımdan, evimize çıkan merdivenin başında, ders çalışmak için inzivaya çekilmiştim. Çocuklar çağırdığında gitmezdim. Ders çalışırdım.
Evler yan yanaydı. Çatıları yoktu. Mersin çok sıcak olduğundan evlere çatı yapılmazdı. Hem ucuz olur, hem de sıcak yaz geceleri evlerin damında yatılırdı. Çoğu evin damına derme çatma ahşap kamelyalar çakılır ve buralara da çibinlik kurulurdu. Kapılar, pencereler sıcaktan dolayı açık olurdu. Buna rağmen yıllarca tek bir hırsızlık olayı olmamıştı. Kimse kimseye kötü gözle bakmazdı. Koca sokak bir aile gibi iç içe yaşardı. Mahallemizin sakinleri genelde Suriye’nin laskiye bölgesinden göç eden fellah araplarıydı. Mahallede yörük olarak bir tek biz vardık. Fellah arapçada çiftçi anlamına geliyor. Cumhuriyet dönemindeki Hatay olayları sırasında Suriye’den göçmüşlerdi. Bizim ev sokağın sonunda, yengemlerin ailesinin evi de başındaydı. Abim evlendiğinde ben daha 7-8 yaşlarındaydım. Yengemin benim yaşlarımda kardeşleri olduğundan, bazen onlara gider, onlarla oynardım. Bazı sıcak gecelerde de sıcaktan kaçmak için annemden izin alır ve onların damlarında yatardım. Çünkü annem, babamız olmadığı için, bizim evin damında yatmamıza izin vermezdi.
Çocuklar genelde okul dönüşü öğleden sonra, havanın sıcaklığının azaldığı ikindi vakitlerinde, 3 ncü çıkmazda toplanır ve oyun oynardı. Epeyce kalabalık olurduk. Bazen gençler, yaşlılar bile sokakta oyun kurarlardı. Sokağın ortasına, pencereden pencereye ip çekerler, voleybol oynarlardı. Yaşlıların katıldığı oyun ise yakar toptu. Bizi küçük olduğumuz için almazlardı. Biz kenarda seyrederdik. Öylesine eğlenceli olurdu ki seyrine doyum olmazdı. Biz erkek çocukları o zaman oldukça meşhur olan Tarkan, Malkoçoğlu, Kara Murat filmlerinden esinlenerek yaptığımız tahtadan atımıza biner, elimize kılıçlarımızı alır, birbirimizle savaşırdık. Ok, yay kullanmak yasaktı. Gözümüze gelebilir diye büyüklerimiz izin vermezdi. Kızlar ise ip atlardı. Birdir bir oynarlar, yere çizdikleri merdivene benzer bir şeyin üstüne yassı bir taş atar ve üzerinden sek sek yaparak zıplayıp dururlardı. Biz ise topaç çevirirdik ve kırmaca oynardık. Ebe olan yere topacını koyar ve biz de yerdeki topaca kendi topacımızı isabet ettirerek onu kırmaya çalışırdık. Yerdeki topaca vuramayan ebe olurdu. O kadar çok oyunlar oynanırdı ki çok neşeli ve rahatlamış şekilde evlerimize döner, üstümüzü başımızı kirlettiğimiz için de elbette bizi pataklamasına izin vererek annemizi de rahatlatırdık.
Mahallemizde bir de Yıldız Sineması vardı. Yazlık sinemaydı. Üstü açık olduğu için yaz aylarında çok tercih edilirdi. Çarşıda olan Kamer ve Kurum sinemaları ise kapalı sinemalardı. Ancak buralarda genelde seks filmleri oynatılıyordu. Film afişleri açık saçık resimlerden oluşurdu. Seks filmlerinin yanında şarkılı türkülü arabesk filmleri, vurdulu kırdılı Cüneyt filmleri ve Amerikan kovboy filmleri sanat dünyamızı kasıp kavuruyordu?! At arabalarının arkasına birbirine dayanmış panolara yapıştırılmış film afişleri, sokak sokak dolaştırılır ve çığırtkan da elindeki megafonla filmin reklamını yapardı. Bazen at arabası bizim sokaktan geçerken çıplak kadınların olduğu afişlere bakardım ama hemen kafama şaplağı yerdim. İlginç bir ahlâk anlayışımız vardı. Büyüklerin yaptığı pek çok kötü şeyi küçükler yapamazdı. Ancak büyüdüğümüzde kötülük yapabilirdik.
Yıldız sinemasına Ferdi Tayfur’un, Orhan Gencebay’ın filmleri geldiği zaman, 3 ncü çıkmazda ne kadar kadın, kız, oğlan varsa ellerde minderler, topluca sinemaya giderdik. Minderle gidilmesinin sebebi de sandalyeler tahta olduğundan ve 2 film birden oynatıldığından, ilerleyen saatlerde sandalyeler rahatsız edici oluyordu. Sandalyelerin arasındaki koridorlarda da gazozcular, kuruyemişçiler dolaşırdı. Kadınlar filmlerin acıklı sahnelerinde, bir yandan ağlarken bir yandan da çekirdek çitlerdi. Yine topluca gelindiği gibi aynı şekilde eve dönerken filmlerin kritiği yapılır, uyumuş kalmış küçük çocuklar kucaktan kucağa yardımlaşılarak taşınırdı. Sokağa girince sinemaya gelemeyen yaşlılar da sokak lambasının altında, yere serdikleri çulun üzerindeki minderlere oturmuş, bizi bekliyor olurdu. Evlere dağılmadan önce filmlerin özetleri yaşlılara bir güzel anlatılırdı. Sonra herkes neşeyle evlerine dağılırdı. Erkeklerin bir kısmı ise öteki sokak lambasının altına kurdukları masada, bazı geceler kağıt, bazı geceler de domino oynarlardı.
Sokağımızın tarihi bakkalı ise Şaşkın Bakkal’dı. Sokağımızın girişinde, köşede yıllardır bakkaliye işiyle uğraşan, o zamanlar bilmediğim ama meğerse soyadı şaşkın olan Ayhan amca çok güleryüzlü bir adamdı. Şaşkın Bakkal o kadar meşhurdu ki adres tarifleri Şaşkın Bakkal’a göre yapılırdı.
Bunun yanında bir de Cengiz Amcamız vardı. O da mahallemizin taksicisiydi. Her işe koşar, ücretli ücretsiz herkesi her yere taşırdı. Sonradan durduduğu yer taksi durağı oldu. Adını da Cengiz Taksi koydular.
Hasan amca ise ağaç hızarlarının tamircisiydi. Akşamcıydı. Her akşam içerdi. Fakat kendine zarar, kimseciklere karışmazdı. Evinin penceresinin yanına masasını kurarlardı. Akşamleyin sokaktan ne zaman geçsem, pencereden onu görürdüm. Bazen pencereden bir iki laf eder, bazen de yanına giderdim. Beni tıka basa yedirirdi.
Onun eşi de Muteber Teyze. Tam bir arap kadını. Kilolu, dilli, neşeli, hamarat. Ne zaman görsem muhakkak yemek yapıyor olurdu. Beni gördüğü zaman hemen yanına çağırır, doğradığı neyse bir lokmasını, zorla da olsa ağzıma tıkıştırırdı.
Bir Parko Amcamız vardı ki mahallemizin muhtarıydı. Her seçimde o kazanırdı. Eşi Ayla Teyze’de onun bir numaralı yardımcısıydı. Parko Amca girişken, konuşkan, tez canlı ve iş bitirici birisiydi. Mahallenin her derdine koşardı. Sanki muhtar olmak için doğmuştu. Ortaokuldan sonra askeri lise sınavlarını kazanmıştım. Haber evimize olduğu kadar çıkmazımıza da bomba gibi düşmüştü. Herkes sanki kendi çocukları kazanmış gibi seviniyor, annemi tebrik ediyor, bana da durmadan aferin diyorlardı. Yanaklarımda öpülecek yer kalmamıştı. Herşey güzel gibiydi ama bir sorun vardı. Kuleli Askeri Lisesi’nden gelen kayıt evraklarında çok yüklü miktarda bir paraya karşılık senet imzalayacak bir de kefil istiyorlardı. İlerde okumazsam, okuyamazsam veya okulu terk edersem devletin bana yapmış olduğu masrafları geri almak için böyle bir senet imzalatıyorlardı. İşte bu aşamada Parko Amca, hızır gibi yetişti. Annem yanına akıl danışmaya gitmiş. O da “Yani Aysel hanım, bu mu derdiniz? Biz ne güne duruyoruz? Ben oğlumu biliyorum. O okur ve Subay olur da karşımıza gelir. Ben kefil olurum, sen üzülme!” demiş. Ben de hemen yanına gittim. Elini öptüm. Teşekkür ettim ve onu mahçup etmeyeceğime dair söz verdim. O da yanaklarımdan öptü. İşte böylece askerlik hayatım başlamış oldu. Teğmen olduğumda askeri üniforma ile yanına gitmiştim. Parko Amca’ya okkalı bir selam çaktığımda, gözyaşlarına boğulmuş ve bana rahat, hazır ol çekmişti. Allah ondan da eşinden de razı olsun.
Bir de Şişko Sabahat’imiz vardı. Sabahat Teyze gerçekten adına münhasır bir kadındı. Tabi ki yaşlılar hariç kimse ona şişko diyemezdi. Hele bir desin, aman Allah! Kızılca kıyamet kopardı. Ailece balıkçılık yaparlardı. Bazı zamanlar sahile giderdim. Balıkçılar limanında onlara uğrardım. Sandallarına binerdim. Bana balık ekmek yedirirlerdi.
O zamanlar sağ sol meseleleri ülkemizi yakıp kavuruyordu. Devrimciler, Ülkücüler, Akıncılar ve daha bilmem neler neler, her birisi memleketi kurtarmak adına birbirleriyle savaşıyordu. Her gün ölenlerin, yaralananların haddi hesabı yoktu. Ancak bizim sokakta asla terör olmazdı. İzin verilmezdi. İşte o günlerde büyük bir cümbüşle Askeri Liseye yolcu edilmemden sonra ilk kez izine gelmiştim. Annem mahalleye hava atmak için bana askeri elbiselerimi zorla giydirdi. Bir güzel koluma da girdi ve böylece çıkmaz sokağa çıktık. Ben sıkılıyordum ama annem işte, o da haklıydı. Biz sokağa çıkınca tüm cümle alem sokağa döküldü. Sokağın bir başından diğer başına öptüğüm ellerin ve beni öpen dudakların sayısını hatırlamıyorum. Yalnız az kalsın Şişko Sabahat Teyze’nin kucağında son nefesimi veriyordum. Beni göğsüne öyle bir bastırdı ki kiloları arasında adeta kayboldum. Neyse ki kazasız belâsız kurtuldum. Sonunda da resmi geçit töreni, başarıyla son buldu da kendimi eve zor attım. O gündür bu gündür bir daha da üniformalı olarak 3 ncü çıkmaza çıkmadım.
Öğrencilik yıllarım başarılı bir şekilde birer birer geçerken, bazen gelen mektuplarda, bazen de yaptığımız telefon görüşmelerin de bu güzel insanların vefat haberlerini almaya başladım. Her haber kalbime saplanan bir hançer gibi beni derinden yaralıyordu. Bir yandan da mahalle boşalmaya başlamıştı. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle benim yaşıtlarım da sağa sola taşındılar. Artık Bahçe Mahallesi can çekişiyordu. Her geliş gidişimde gördüm ki ne Bahçe Mahallesinin, ne de 3 ncü çıkmazın artık tadı tuzu kalmamıştı. Turgut Özal sonrası Türkiye’sindeki muazzam değişim, bizim mahalleyi de vurmuştu.
Subay olduktan sonra evlendim. Tayinim Tekirdağ’a çıktı. Çoluk çocuğa karıştım. Ancak seneden seneye, yıllık izinlerimde gidebiliyordum. Gittiğimde de boşalan evlere dışardan tanımadığımız kişilerin yerleştiğini, yabancı ve asık yüzlerin, sokakta birbirine selam bile vermediklerini gördükçe içim cız ediyordu.
Evlerin boyaları soldu, sıvaları döküldü. 3 ncü çıkmaz sahipsiz kaldı. Zamanın insafına bırakılmış, bir zamanların kardeşlik ve dostluk yuvası olan Bahçe mahallesi ölüme terk edildi. Bizim aile de dağılmıştı. Annem kız kardeşimle beraber mahalleden ayrılınca, abim de oralardan taşındı.
Yıllar yıllar sonra emekli oldum. Bazen eski günleri yad etmek için Bahçe Mahallesine gidiyorum. Yıkılmış duvarların, köşe bucağa utanmazca atılmış çöplerin arasında acıyla dolaşıyorum. Bir zamanlar kahkahalar ile dolu olan bu sokakta şimdi hüzün ve fakirlik kol geziyor. Evler mahzun, evlerin boynu bükük. Her köşeye bir korku sinmiş. Ve dönerken her seferinde, son bir kez daha, doğduğum sokağa bakıyorum ve Bahçe Mahallesi’nin ruhuna bir fatiha okuyorum.

Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir