Derviş Baba ve Meleklerin Duaları

DERVİŞ BABA VE MELEKLERİN DUALARI
Beldelerden bir belde. Aşıkların beldesi. İnsanlar Müslüman, insanlar sevgi dolu. Komşu komşunun hakkına riayet eder, kimse kimsenin canına, ırzına, malına göz dikmezmiş. Kuşlar neşeyle şarkılar söyler, rüzgar “Huuu, Huuu…” diye zikrederek esermiş. İşte huzurun ve mutluluğun hüküm sürdüğü bu yerde bir de Derviş Baba yaşarmış.
Derviş Baba bu beldenin sadece insanlarının değil tüm canlılarının babasıymış. Ağaçlar, kuşlar, çiçekler, karıncalar ve daha neler neler, hepsi Derviş Baba’ya saygı ve sevgi ile bağlıymış. Derviş Baba, Allah dostu bir aşıkmış. Ömrünü Allah’a vakfetmiş, O’nun ve elçisinin sünneti ışığında hizmet eder, dururmuş.
İşte günlerden bir gün, başka bir yöreden bazı gençler toplanıp, Derviş Baba’nın yanına gelmiş. Geldiklerinde Derviş Baba’yı öylece ahşap bir sandalyede oturmuş, karşısındaki ağaca bakıyor halde bulmuşlar. Gençlerden birisi “Efendim biz sizin duanızı ve nasihatınızı almaya geldik.” demiş. Derviş Baba hiç cevap vermemiş. Ağaca bakmaya devam etmiş. Gençler başka bir soru sormaya cesaret edemeden beklemeye başlamışlar. Aradan epeyce bir zaman geçmiş. Derviş Baba tek bir kelime bile söylemeden yerinden kalkmış ve baktığı ağaca doğru gitmiş. Başlamış ağacı öpmeye, okşamaya. Bir yandan da “Üzülme, ey güzel ağaç, üzülme! İnşaallah, derdine derman olacak birisini göndereceğim ben sana.” diyormuş.
Gençlerden birisi beklemekten rahatsız olmuş ve ayağa kalkarak ve ukalâ bir şekilde:
-“Efendi, biz senden nasihat dinlemeye gelmiştik ama sen hiç bir şey söylemedin.” deyivermiş.
Derviş Baba söz edene dönmüş ve bir güzel de nazar etmiş. Sonra da açmış bayramlık ağzını:
-“Evladım, sen bizim susmamızdan bir şey anlamadın ki konuşmamızdan ne anlayacaksın?” diyerek ağzının payını vermiş ve ağaçla vedalaştıktan sonra ilerdeki kahvehaneye gitmiş.
Derviş Baba gelince herkes hürmetle ayağa kalkmış. Selamlaştıktan sonra bahçedeki bir masaya oturmuş. Kahveci hemen şekerli kahvesini pişirmiş. Getirip önüne koymuş. Birkaç sokak ötede yörenin haftalık pazarı kurulmuş olduğundan civar köylerden ve mahallelerden gelenler ile çevre her zamankine göre kalabalıkmış. O da kahvesini yudumlarken keyifle gelene geçene bakmaya başlamış. Laf söyleyen genç hariç diğer gençler peşini bırakmayıp onu takip etmişler.
-“Efendi Baba! Biz özür dilemeye geldik. Bizi bağışla!”
-“Evladım, sizin ne kusurunuz var ki özür dilersiniz. Her koyun kendi bacağından asılır. Biz zaten koyunu bacağından astık, mezbahaneye gönderdik. Yakında önümüze getirirler. Gelin, bakalım, oturun hele!”
Gençler hemen masanın etrafına doluşmuşlar. Derviş Baba hepsini derin derin süzmüş. Sonra da nasihat etmeye başlamış.
-“Ey aşıklar! Bizim suskunluğumuz kalbinizi meşgul eder. Kalbin Allah’tan başkasıyla meşgul olması kişiyi helâke götürür. Az önceki suskunluğumuz, konuşamadığımızdan değil dinlememizdendi. O sırada ağacın dertlerini dinliyorduk. Yapraklarının renginde bir solgunluk vardı. Onu sordum. Hasta olduğunu söyledi. Her mevsim çeşit çeşit renklere bürünmesine rağmen bu mevsim iyi gıda alamadığından bu hale gelmiş. Ben de onu teselli ettim. İnşaallah namazdan sonra ona bizim ziraatçimizi göndereceğiz.”
-“…”
-“İşte böyledir bu işler. Görmek için göze, duymak için kulağa ihtiyacı olanlardan olmayın! Siz ne zaman bunlardan vazgeçerseniz ve kalbiniz ile görür ve duyarsanız, tüm yaratılmışların sesini duymaya başlarsınız. Böylece Rabbiniz ile görür, O’nun ile duyar, O’nun ile tutarsınız. Ayetleri sadece mushafta aramayın! Her yaratılmış olan şey, Rabbinizin bir ayetidir. Onları görmek, onları duymak, onlara dokunmak gerek. Çünkü alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan O tek Allah, tüm varlıkların sırrıdır ve her mahlûk ise Rabbinizin aynasıdır. O halde bu alemde kendinizi, bir başınıza efendi ilan etmeyin! Nerede ne varsa, size yüce yaratıcının sanatkârlığını sergilemek için çırpınıyor. Onlara bakın, onları duyun ve onlara dokunun!”
O esnada yanlarına bir gariban yaklaşmış. Bir şeyler söylemek istiyormuş ama utancından geride öylece duruyormuş. Derviş Baba sözünü tamamladıktan sonra karşısında duran o fakire dönmüş:
-“Gel, kardeşim! Çekinme! Bir derdin mi vardı?”
-“Evet, Efendim. Yalnız nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum.”
-“Orada öylece durma, yanıma gel! Bir şey söylemene de gerek yok. Sırtımdaki cübbeyi al! Pazara götür, sat! İhtiyacını da gider!” demiş. Fakir sıkılarak ve edeple yanaşmış. Derviş Baba’nın cübbesini sırtından almış. Sevinçle teşekkür ederek, pazarın yolunu tutmuş.
Pazara gelen fakir kişi elindeki cübbeyi satmaya çalışırken yanına bir adam gelmiş. Cübbeyi görünce çok beğenmiş. Fakirin ihtiyacı olan parayı pazarlık bile yapmadan ödeyip ve cübbeyi satın almış. Yan dükkanlardan birinde paket yaptırarak, elinde paket yola düşen adam, soluğu Efendi’nin oturduğu kahvehanede almış. Efendi’nin olduğu masaya utana sıkıla yaklaşmış. Masanın çevresindeki gençler, şaşkınlıkla gelen arkadaşlarına bakarken Efendi, az önce kendisinden azar işiten o gence gülümseyerek bakmış.
-“Kasaplar ne kadar da yavaşmış. Gel bakalım evlât! Niye bu kadar geciktin? Biz de seni bekliyorduk.” deyince genç hemen yanaşmış ve “Çok çok özür dilerim efendim. Ben büyük bir hata işledim. Ne olur, bağışlayın beni!” diyerek özür dilemeye başlamış.
-“Tamam, tamam, önemli olan hatanı anlamış olman. Zaten kefaretin de bir fakiri doyurmaktı. Onu da ödediğine göre emanetini bırak ve sen de bir sandalye çek bakalım.”
Oradaki herkes neredeyse küçük dillerini yutacak vaziyette olanları izlerken genç, Efendi’nin sözleri karşısında hayretlere dalmış. Son bir gayretle elindeki paketi göstererek:
-“Şey, Efendim, size lâyık değil ama ben size küçük bir hediye aldım. Kabul eder misiniz?” demiş ve Derviş Baba’nın gülümsemesi ve etraftaki kişilerin şaşkın bakışları altında elindeki paketi açmış. Herkes bir de ne görsün? Az önce Derviş Baba’nın fakir adama ihtiyacını gidermesi için verdiği cübbe değil mi?
-“Getir oğlum, koy şöyle omzuma!” demiş Derviş Baba.
Genç adam, cübbeyi özenle Derviş Baba’nın omzuna yerleştirip, masanın bir köşesine çekilince Efendi Baba, faltaşı gibi açılmış gözlerle kendisine bakan gençlere şöyle seslenmiş:
-“Evlatlarım! Bizler yalnızca birer emanetçiyiz. Allah verir, Allah alır. Malın da mülkün de gerçek sahibi O’dur. Ne malım var diye övün, ne malım yok diye dövün! Dünya dediğin bir kaç günlük oyalanmaktan başka bir şey değildir. Asıl olan Allah’a kul olmaktır. Kul olmak bir bina ise bu binanın temeli teslimiyet, duvarları samimiyet, çatısı hamiyettir. Kapısı besmele, penceresi şükür, ocağı sabırdır. Tüm eşyaları da ibadettir.”
Derviş Baba yavaşça kalkmış. O önde gençler ardında, müezzinin o güzel sesiyle okuduğu ezanın eşliğinde, ağır adımlarla camiye doğru gitmeye başlamışlar.
Efendi Baba, cemaatteki yerini aldığında, pazarda kimsecikler kalmamış ve cümle Müslüman Pazar Camisini doldurmuş. Sokaklara kadar dolup taşan cemaatin imamı, namazı kıldırmaya başladığında da melekler, o beldenin insanlarına, imrenerek bakıyorlarmış. Yeryüzünde Fatiha’lar, tek bir gönül olmuş o güzel insanların dudaklarından, berrak bir pınar gibi dökülürken, meleklerin duaları da semalara yükseliyormuş.

Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir