Hacı ile Hancı

HACI İLE HANCI
Bir adam hacca gitmek üzere yola çıkar. Devir o devirdir ki atların ve yayanların devridir. Az gider, uz gider, dere tepe düz gider. Yolu bir handa biter. Gece olmuş, karnı da açıkmıştır. Yemek yiyeceği ve bir güzel de uyuyup dinlenebileceği böyle bir han için Rabbine şükreder. İçeri girer. Bir köşeye siner. Han tıklım tıklım doludur. Giren çıkanın hesabı yoktur. Beyazlar giymiş, kara sakallı, güler yüzlü Hancı, etrafta koşuşturan yamaklara emirler yağdırmaktadır. Hancı yüzünde kocaman bir gülümsemeyle hemen yanında biter. Hacıya derin derin bakıp göz süzer. Sanki şarkı söyle gibi söz söyler.
-“Hoşgeldin Beyim! Ne arzu edersin?”
-“Önce karnımı doyurayım. Sonra da bir odada güzelce dinlenmek istiyorum.”
-“Emrin olur beyim! Yemeğin derhal geliyor ve odan da hazırlanıyor. Sen şimdi biraz soluklan! İstersen beklerken, temizlenip ferahlayabilirsin. Hemen şu kapıdan çıkınca, sağ tarafta bir tulumba var.”
-“İyi olur. Sağol!” der bizim Hacı. Doğruca tulumbaya gider. Bir güzel yıkanır, paklanır. Kirden pastan aklanır. Masaya geri döner. Yerini alınca Hancı yamakları yemeğini getiriverir. O da afiyetle yeyip, açlığına son verir. Bir yamak öteden el eder. “Gel beyim! Odan hazır.” der. Kalkar gider. Yamak önde o arkada, az gider, uz gider, dere tepe düz gider. O kadar uykusu vardır ki kısacık yol uzun mu uzun gelir. Nihayet yolu odada biter. Yamak odaya çeki düzen verir. O da yamağa bahşiş verir. Gayet güzeldir oda, o da dayanamaz bu duruma. Başını yastığa koyar koymaz, uçar gider rüya yurduna.
-“Oo, Hacı! Selamun aleykum. Nedir bu halin? Bir kenara ilişmişsin de derin düşüncelere dalmışsın.”
-“Ve aleykum selam dede. Yok bir şeyim. Öylesine düşünüyorum.”
-“Söyle, söyle! Derdini söylemeyen, derman bulamaz.”
-“Hacca niyet etmiştim. Yola çıktım. Günlerdir, aylardır yürüyorum ama bir türlü şu çölü geçemiyorum. Şaşırdım kaldım. Çok da susadım. Dilim damağım kurudu.”
Nur yüzlü, ak sakallı dede, hacıya doğru su kırbasını uzattı. Gülümseyerek “Al, iç!” dedi. Hacı hemen kırbaya atıldı ve kafasına dikti. Suya iyice kandıktan sonra kırbayı geri verdi.
-“Dede! Bu çöllerden nasıl kurtulacağım? Biliyorsan, bana yolu da gösteriver.”
-“Evladım, bu çöller hac çölleri değil ki elini kolunu sallayıp da geçesin. Bu çöller senin nefsinin çölleridir. Eğer kendini geçersen, bu çölleri de geçmiş olursun.”
-“Dede, dur, gitme! Beni buralarda bir başıma bırakma!”
-“Evladım, eğer Allah’a tam bir teslimiyetle tevekkül edersen, Allah seni her türlü kötülükten korur. Hac yolu Mekke yolu değil, Allah’ın yoludur. Bu yol dışarıda uzamaz, içeride uzar gider. Eğer hacca gidiyorsan git ama bil ki gittiğinde içi boş bir ev bulursun. Asıl hac insanın kendisindeki Kabe’ye yaptığı yolculuktur. İnsan şu gördüğün evren gibidir. Kalbi de Kabe’ye benzer. Yiğit isen önce kalbini tavaf et! Herkes, elbet bir gün hacı olur ama çok azı hancı olur. Haydi Allah’a emanet ol!”
-“Dede, dede, adını bağışla bana! Kimsin sen?”
-“Allah’ın bir kuluyum evlat. Ancak illaki öğrenmek istersen ve bu yola baş koyacaksan, bizi Hancı’ya sor. O bizi bilir.”
Hacı, ezan sesiyle irkilerek uyanır. “Hayırdır, hayırdır.” diyerek bir yanına yaslanır.  Alel acele yataktan fırlar, köşede duran ibrik ve leğene koşar. Bir güzel abdest alır ve yerleşir seccadenin üstüne. Yüzünün önünde o mübareğin yüzü, kalbinde anlayamadığı hüznün güzü, namaza durur, yaşlıdır gözü. Namazdan sonra bir süre oturur kalır. Nur yüzlü dede’nin sözlerini düşünür. Düşündükçe kalbine doğru büzüşür. Sonra aniden kalkar ve başlar giyinmeye, bir yandan da kendi kendine söylenmeye.
-“Ey Hacı, vay Hacı! Yıllardır aradın Mekke’yi ötelerde, meğer burnunun dibindeymiş Kabe, hem de gönül bahçende. Haydi koş dedeye, el öp, gönül ver, gül bahçelerinden güller der! Bir hayır var bu işte. O halde kır dizini mecliste, kal öylece kendince.”
Giyinen Hacı hemen aşağı iner. Hancı’yı aramaya başlar. Yamaklardan birine sorar. O da mutfakta olabileceğini söyler. Bunu duyan Hacı, bir solukta mutfağa varır. Evet işte oradadır. Hancı yemek yapan ahçıları kontrol etmektedir. Yanına yanaşır. Mahçup ve başı önde, ne diyeceğini bilemeden, titrek bir gelincik gibi Hancı’nın önünde durur. Hancı şefkatli ve merhametli bakışlarla Hacı’yı süzer. Tebessüm ederek:
-“Buyrun beyim! Bir isteğiniz mi vardı? Çorba birazdan hazır olur.”
-“Yok, hayır! Ben çorba için gelmedim. Seninle konuşmak istiyorum. Senin için geldim.”
-“Öyleyse gelin! Şuraya geçelim. Birer de çay içeriz.”
Ocağın karşındaki ahşap sandalyelere oturdular. Mutfak yamağı hemen iki çay getirdi. Hacı’nın gözleri Hancı’nın gözleriyle çakıştı. O bakışla içinde, yer yerinden oynadı. Bir süre sessizce bakıştılar. Sonra Hancı çayından bir yudum aldı.
-“Hayırdır inşaallah. Umarım, hizmetlerimizden memnun kalmışsınızdır.”
-“Hancı efendi, bir şikayetim yoktur. Bunun için gelmedim.”
-“Peki ne için geldiniz. Lütfen çekinmeden söyleyin!”
-“Şey, ben bir rüya gördüm.”
-“Ne hoş, maşaallah. Rüyalar haktır ve veren Allah’tır. Anlatmak ister misiniz?”
-“Şey, evet isterim. Çünkü rüyamda sizde vardınız.”
-“Bakın şimdi daha bir meraklandım. Hayırdır inşaallah.”
-“Rüyamda bilmediğim çöllerde sıkışıp kalmıştım. Birden nur yüzlü, ak sakallı bir dede çıka geldi. Karşımda durdu. Ha, bu arada ben hacca gitmek üzere yollardayım. Yıllardır aranıp duruyorum. Kalbimde ne olduğunu bilemediğim garip bir boşluk var. Onu doldurmaya çalışıyorum. Rabbime, elçisine aşkımdan ne edeceğimi bilemeden, bir avare gibi gezip duruyorum. Her neyse işte rüyamdaki o dede benim bu halime yönelik çok güzel nasihatler etti. Sonrasında kim olduğunu sordum ama bana “Hancı’ya sor! O beni bilir. Seni bana getirir.” dedi. Ey Hancı! Rüyam işte böyledir. Ne olursun, eğer bu mübarek insanı tanıyorsan, beni ona götür!”
Hancı başını öne eğdi. Gözlerini hafifçe kıstı ve derin düşüncelere daldı. Hacı da merakla ve sabırsızlıkla onun vereceği cevabı bekliyordu. Hancı muştulanmış Yunus gibi, balığın karnından kurtuluşa sebep o güzel duayı okumaya başladı.
-“La ilahe illa ente. Subhaneke. İnni küntü minez zalimin.” Sonra Hacı’ya döndü ve beklenen cevabını verdi.
-“Evet. Tanıyorum. Madem Şeyhim, seni ona götürmemi emretmiş o halde inşaallah, seni ona götüreceğim.”
-“Demek ki senin Şeyhin olur.”
-“Evet. O benim şeyhim, yol göstericim ve de manevi babamdır. Sabah çorbasının servisinden sonra hazır ol! İnşaallah birlikte gideriz.”
Hacı büyük bir sevinçle gözlerinin içi parladı. Teşekkür ederek, doğruca odasına çıktı. Yerinde duramıyor, odanın içinde bir o yana bir bu yana gezinip duruyordu. Diyarlardan birinde almış olduğu ahşap oyması, sedef işlemeli bir kutuyu da hediye olarak hazırladı.
Bir süre sonra kapısı çaldı. Kapıda bir yamak vardı. “Hazırsanız, Ustam sizi çağırıyor.” dedi. Hacı çantasını kaptığı gibi koşarcasına aşağı indi. Onun bu heyecanlı hali Hancı’yı güldürdü.
-“Maşaallah, bu kadar istekli olmana çok sevindim. Gördüğüm kadarıyla gitmeye hazırsın. Haydi o halde, ya Allah, Bismillah.”
Az gittiler, uz gittiler. Dere tepe düz gittiler. Köyün dışına doğru bir kabristanın önünde durdular. Kabirlerde yatanların ruhları için bir Fatiha, üç ihlâs okudular. Hancı önde, Hacı arkada kabristana girdiler. Yol kenarında bir mezarın başında durdular. Hacı’nın şaşkın ve meraklı bakışları altında, Hancı elini açtı ve mırıldanarak bazı dualar okumaya başladı. Duası bitince Hacı’ya döndü.
-“İşte rüyanda gördüğün nur yüzlü, ak sakallı dede. Allah rahmet eylesin. Biz ondan razı olduk,  Allah da ondan razı olur inşaallah.”
Hacı, bir Hancı’ya bir de mezara bakıyordu. Küçük dilini yutmuş gibi sus pus kalakalmıştı. Ne diyeceğini bilemez halde yanında hediye olarak getirdiği kutuyu mezarın kenarına bıraktı. Ellerini açtı ve mübareğin ruhu için o da dua etti. Oldukça sade ve gösterişsiz olan mezarın baş tarafındaki mezar taşının üzerinde, Arapça harflerle mübareğin adı, doğum ve ölüm tarihi yazıyordu. Hacı’nın yumuşayan kalbi daha fazla dayanamadı ve dizlerinin üzerine çökerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da tövbe ediyordu. Rabbinden af diliyordu. Hancı bel bağından çıkardığı mendilini Hacı’ya uzattı. Teselli vermek için elini şefkatle sırtını koyup, sıvazlamaya başladı. Hacı birazcık yatışınca ağlamaktan kızarmış gözleriyle Hancı’ya baktı.
-“Yani şimdi siz, bu mübareğin halifesi misiniz?”
-“…”
-“Lütfen bana söyleyin! Öyleyse beni de talebeniz olarak kabul edebilir misiniz?”
-“Bu fakir kulu, layık olmasam da Şeyhim, Allah’ın izniyle öyle uygun görmüş. İnşaallah biz de onun bıraktığı yolda hizmet etmeye devam ediyoruz. Hanımız tekkemiz, şeyhimiz ustamızdır. Çorba yapmayı ondan öğrendik. Yemeden önce yedirmeyi, giymeden önce giydirmeyi o bize gösterdi. Bu Dünya’da en önemli şeyin bir insanın kalbi olduğunu belletti. “İslâm hizmettir.” derdi. Biz de onun vasiyeti üzere hizmet yolunu aşk yolu bildik ve bu yolun aşıkları olarak acizâne koşturuyoruz. İşte ey Hacı, rüyanın yorumu budur.”
-“Efendim, efendim, lütfen beni de bu hizmet kervanına katın!”
-“Yalnız sen hacca gitmiyor muydun?”
-“Efendim, ben çoktan hacca gittim de geldim. Mekke’yi de buldum, tekkeyi de. Buradan bir adım öteye gitmek kalbime zulüm olur. Kalpleri Kâbe bilen bir şeyhe nefsimi teslim etmek benim için bir lütuftur. Lütfen beni kabul buyurun!”
-“Madem bu kadar isteklisin, öyleyse bakalım! Çorbacı Babamız seni kabul etmemize izin vermiş mi?”
-“…”
-“Hediye olarak getirdiğin, mezarın kenarına koyduğun kutuyu aç bakalım!”
Hacı kutuyu heyecanlı ve titrek ellerle yavaşça açtı. Bir de ne görsün? Gördüğü şey karşısında ağzı bir karış açık, gözleri kocaman oldu. Kutuda yıllardır yanında sakladığı düğümlü ip, düğümü çözülmüş olduğu halde öylece duruyordu. Ama bu ip, handaki heybesindeydi. Kutuya da koymamıştı. Yıllar önce “Ben ne zaman adam olacağım? Halim, sonum ne olacak?” diye dövündüğü bir gün kendisini kınamasından dolayı kapıldığı aşk sarhoşluğundayken farkında olmadan uçkur ipine sıkı bir düğüm atmıştı. Kendisine geldiğinde ise düğümü bir türlü çözememişti. Mecburen sağından solundan kesmek zorunda kalmıştı. Düğümlü ipi tam fırlatıp atacağı sırada sanki içinden bir ses ona “Dur, atma! Kim bu düğümü çözerse, seni de çözer.” dedi. İşte o gündür bu gündür bu ipi hep yanında saklamıştı. Fakat bunca zaman sonra bu gördüğü keramet karşısında “Nasıl olur?” diye düşünürken Hancı yavaşça kulağına eğildi.
-“Rabbim dilerse her şey olur? Haydi Hacı, müjdeler olsun. Demek ki izin verilmiş. O halde aramıza hoş geldin. Ancak bundan sonra sana “Çorbacı Hacı” diyelim, ne dersin?”
-“Allah derim Şeyhim, Allah derim.”

Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir