Mahkûm

MAHKÛM
-“30 Yıl!”
Hâkimin ağzından dökülüveren sözler, gönül atına bir kırbaç gibi indi. Duyguları şaha kalmış, doludizgin koşmaya başlamıştı. Arı kovanın içine düşmüş zavallının tekiydi. Hayat denen arı kovanında, kimilerine bal düşerken, ne gariptir ki kendisine hep arıların zehirli iğneleri düşmüştü. Zehirden davul gibi şişen gönlünün acısına, beyninde uğuldayan arıların vahşi vızırtıları karışıyordu. Ağızlar. Beynini yiyen korkunç dişli ağızlar. Hepsi birden ısırıyordu Kemâl’i. Artık hiçbir şey duymuyordu. Salonu dolduran kalabalığın uğultuları, Gönlünü ısırıyordu. Hissiyatını yitirmiş, uyuşmuş halinin buğulu perdesi ardından tüm olanları seyrediyor, anlamaya çalışıyordu. Neler oluyordu? O burada ne yapıyordu? Başka bir yerde, başka birisi olarak yeniden başlamak çok uzaktı artık.
Beynindeki kıyamete inat, bağırmak istiyordu ama sesi, bir sükûnet abidesi gönlünün yalnızlıklar uçurumundan yuvarlanarak kayboluyordu. Yıkılan hayatının enkazı altında can çekişen bir depremzede idi. Bağırabilseydi, sesini duyup da onu, kurtarmaya gelen olur muydu? Ne yazık ki artık, her şey için çok geçti. Hayalleri vardı bir zamanlar, umutları vardı. Ya şimdi? Ona kalanlar, ellerine takılan kelepçeler, onu götüren jandarmalar ve cezaevine doğru yürüyen adliye koridorlarındaki ayak sesleriydi.
Karanlık geceye nispet bir dolunay gibi güzel Fatma, hıçkırıklara boğulmuş halde önüne çıktı. Kemal, “-Bekleyeceğim, Kemal’im, bekleyeceğim” diyen eşine hüzünle baktı. Kaderinin saçlarını, mazisinin aynasında taramaya korktu. Yıktığı hayalleri için Fatma’dan af dilemek, her şeye rağmen onu sevdiğini söylemek istedi ama buna gücü yetmedi. Öne eğilmiş başı, kelepçeli elleri ile ona, ne diyebilirdi? O ağlayan gözlerde bir zamanlar, ne sevgiler vardı, ne umutlar saklıydı. Ya şimdi? Ona ne söyleyebilirdi?
Yavaşça sevdiği kadının gözlerine baktı. Bir zamanlar o yaşlı gözlerde, ne sevgiler vardı. Ne umutlar saklıydı. O gözler gülerken, ne sevinirdi Kemal. Onu güldürmek, mutlu etmek, mutlu ederdi, Kemal’i.
Kemal iki yanında jandarmalar gerisinde gözü yaşlı pek çok insan, cezaevi arabasına bindi. Seyrederken pencereden dışarıyı, hiçbir yerini oynatamıyor hatta düşünemiyordu bile. Dışarısı ne kadar da kalabalıktı. Bir zamanlar o da onlardan birisiydi. Onlar gibi yarınlardan habersiz, hayatın ona çizdiği yoldan kaygısız, öylece yaşıyordu. Ne garip insanın hayatı ansızın nasılda değişiyordu. Kim bilir ne hayaller kuruyorlardı? Ne umutlarla akşamı bekliyor, ne umutlar da akşam, onları bekliyordu. Bu nasıl bir yazgıydı. Sanki yaşadığımız hayatımız, bir rüya gibi emanet. Düşler ve gerçekler. Oysaki kandığımız, bu emanet hayatları, ne kadar da ciddiye alarak yaşıyoruz. Bir bilsek hayatlarımızın bize ait olmadığını, bir bilsek. Belki alınmazdı elimizden o zaman.
Kemal’in de şu dışarıda ki, emanetçilerden ne farkı vardı. Dışarıda güneş parlıyordu. Hava güzel ve yumuşak. Gündüzün ortasında parlayan güneşin, sokakları aydınlatmasına rağmen, Gönlündeki tüm sokaklar karanlıktı.
Keskin fren sesi, açılan kapılar. “Hadi hemşerim geldik.” Kemal sessizce indi aşağıya. Kocaman bir demir kapı, karşısında duruyordu. Kapı büyük bir gıcırtı ile açıldı. Gönlü ve beyni felç olmuş, duygularını kıpırdatamıyordu. Yoksa burası bir mezarlık, kendisi de bir ölü ve onu gömüyorlar mıydı? Bu nedenle mi düşünemiyordu? Her yanı kaskatı kesilmiş, bedeni buz gibiydi. Badem gözlerinde ki, umut ışıklarında geriye kalan, grileşmiş ışıklar da, karanlıklara teslim olmak üzereydiler. O şimdi geleceğin rahminde, kaderinin çileli çocuğuydu.
Yarınlarına, önündeki koyu, sis tabakasının ardından, fersiz, donuk gözlerle bakıyordu. Artık yapacak bir şey yoktu. Demir kapı ardından hızla kapanırken, bilinmeyen karanlığın içerisine, itaatkâr bir şekilde, bedenini ikram etti.
Küf kokan koridorda, gardiyanla beraber yürüyordu. Gardiyan bir yandan konuşuyor, bir yandan da gülüyordu. Bu manzaraya alışkındı. Göreviydi. Ne yapsaydı yani, her gelenle beraber ağlasa mıydı? Sesler Kemal’in boş kafasının, içinde yankılanıyordu. Uzun koridorun sol yanına , sıra sıra dizilmişti, demir kapılar. Kapıların üzerinde, küçük pencereler. Pencereden belli belirsiz sızan, ışık huzmeleri. Huzmelerin üzerinde toz zerreleri, havada dans ediyorlardı. Işığın mahkûmu toz zerreleri, yılların mahkûmluğuna, alışmış görünüyordu.
İçinde, sönen ateşin, Son bir kıvılcımı parladı.
-Anne, anneciğim, beni yalnız bırakma. Bu kâbusun ortasından çıkar beni. Sevgi dolu kollarını, sevgiyle ışıldayan gözlerini istiyorum anne. Bu karanlıklar gönlümü kör ediyor. Yapayalnız tek başıma, bırakma beni buralarda. Hadi anne, uzat ellerini, ellerimi tut. Ellerinin yumuşaklığını özledim. Uyandır beni bu kâbustan. Elimi, yüzümü yıka. Gönlümü yıka. İster kız bana, istersen döv ama ne olursun anneciğim, bırakma beni burada. Artık uslu bir çocuk olacağım. Hiç yaramazlık yapmayacağım. Söz veriyorum sana. Babamın her dediğini yapacağım. Sizleri hiç üzmeyeceğim. Haydi anne tut ellerimi. Tut.
Ellerine baktı Kemal. Ellerinde kaderini yazan sıcak kan lekelerini gördü.
-“Baba, yeter! Ağır konuşuyorsun. Küçük bir çocuk değilim artık.”
-“Vay, demek büyüdün de adam oldun ha! Oğlum, sen büyüdün ama hala adam olamadın.”
Mehmet, emekli olduktan sonra evin damında güvercinler için küçük bir kümes ve hemen bitişiğinde de kendisi için bir odacık yapmıştı. Çeşitli güzercinler satın alıyor, onlara bakıyor ve istekli olan olursa da satarak, kendisine ek gelir elde ediyordu. Çocukluğundan beri çalışmış sokaklarda seyyar satıcılık yapmış, bakkal dükkanı açmış, basma kumaşlar satmış ve niyahet uzun yol şöförlüğü yapmıştı.
Bu sürede eşini, çocuklarını kimselere muhtaç bırakmamıştı. Bir arsa alıp üzerine ev de yaptırmıştı. Çocukları büyümüşlerdi. En büyük oğlu Kemal’i de evlendirmişti. Ancak ne hikmettir Kemal ile bir türlü anlaşamamışlardı. Kemal okumayınca yanına alıp bir meslek edinmesini istemişti ama baba oğul beraberce çalışamamışlardı.
Sokakların vermiş olduğu öfesine hakim olamayan Mehmet, zaman zaman oğlunu dövüyordu. Araya giren anne de bu dayaktan nasibini alıyordu. Araları hiç de iyi değildi. Anne aralarını ne kadar düzeltmek istese de bir türlü başarılı olamadı. Böylece kavga dövüş içerisinde yıllar yılları kovaladı. Nihayet askerlikten sonra Kemal yine de babası gibi şöför olmuştu. Mehmet borçla ona bir taksi aldı. Kemal çalışarak taksi borcunu ödeyecekti. Araya evlilik girince iki karpuzu tek kolda taşıyamadı. Bir süredir arabanın taksitlerini ödemediği ve babasının da kefil olması nedeniyle alacaklılar kendisine ve babasına protesto çektiler. Bu arada Kemal, borcu ödeyebilmek ve eşinin bazı isteklerini de yerine getirmek için taksiyi sattı. Babası “Ekmek teknesi satılır mı?” diye bu duruma çok kızdı.
İşte o gün Kemal, bu durumu görüşmek üzere babasının yanına gelmişti. Babası yine her zaman ki gibi güvercinlerin yanındaydı. Annesiyle oturmuş çay içiyorlardı. Kemal merdivenlerden çıktı ve odaya girdi.
-“Oo, bak hanım! Kimler gelmiş? Beyzâdemiz teşrif etmişler.”
-“Yapma bey! Hemen laf söyleme! Bakalım ne diyecek? Önce bir dinle!”
-“Neyini dinleyecem ben bu  …..’ın. Ne için gelecek ki parası bitmiştir de ondan gelmiştir.”
-“Baba, her zamanki gibi bağırıp çağırıyorsun. Oysaki ne kadar çok isterdim beni bir kere bile dinlemeni ama hiç dinlemedin.”
-“Boş boş konuşan dinlenir mi? Ama merak etme ben seni dinlemiyorsam da seni takip ediyorum. Hakkında maşaallah ne güzel haberler alıyorum!? Arabanı, ekmek tekneni satman gibi. ….. herif, insan işini satar mı? Ha işini satmışsın, ha eş…..”
-“Baba, yeter! Ağır konuşuyorsun. Küçük bir çocuk değilim artık.”
-“Vay, demek büyüdün de adam oldun ha! Oğlum, sen büyüdün ama hala adam olamadın.”
-“Bana sövüyorsun, sessiz kalıyorum ama eşime laf söyleyemezsin.”
-“…..,  ……,  senden mi izin alacam?”
Derken Mehmet yerinden kalktı ve hızla Kemal’in üzerine atıldı. Yumruklar havada uçuşuyor, yer yerinden oynuyordu. Anne öfkeli iki canavarı birbirinden ayırmak için canhıraş didiniyordu ama gücü yetmiyordu.
Aniden her yer kızıla boyandı. Gök kızıl, yer kızıl, eller kızıl oldu. Kemal sofrada duran bıçağı kapmış ve babasına doğru sallamıştı. Bıçak darbesiyle Mehmet, yere yığıldı. Ne hazin bir son. Karşısında duran oğluydu. Kemal, donmuştu. Akıl tutulması yaşıyordu. Ellerindeki kanı üstüne başına silmeye başladı. Bir kâbus görüyor olmalıydı. Oradan uzaklaşmak istedi ve hemen koşarak kayıplara karıştı. Ne hazin bir son. Yerde yatan babasıydı. Anne ise çılgınca bağırıyordu.
-“Komşular, yetişin! Yangın var! Yangın var!”
Eline su kovasını alan yukarıya koşmaya başladı. Yangın var sandılar ama olay yerine gelen, bu yangına bir kova suyun yetmiyeceğini hemen anladı da Mehmet’i kucakladıkları gibi aşağı indirdiler. Ambulans geldi ama Mehmet hastaneye giderken son nefesini verdi.
“Baba sevgisini koru! O sevgiyi kesip atarsan, Allah’ta senin saadet ışığını söndürür.”
Hadis-i Şerif
Kemal içine düştüğü kâbusun, gönlünü çiğneyen pis ağzında, yavaşça öğütüldüğünü hissediyordu. Yok oluşu başlangıcındaydı. Ümitsizce çırpınmak neye yarar? Son çırpınışları da umutsuzluğun, derin kuyusuna yuvarlandı. Korkunç kâbusun midesine düşerken haykırmalarına, kâbusunun kahkahaları karışıyordu.
Yıllar yılı, dayaklar, kavgalar, aşağılanmak, sevgisizlik ve kaçınılmaz son.
Nihayet gardiyan, bir kapının önünde durdu. Koca anahtarı ile kapıyı açarken, menteşeler, rahatsız edilmenin öfkesi ile, dişlerini gıcırdattı. Görünmeyen bir hüzün dumanı odayı kaplamıştı. Hayatın acımasız kum saati, ters çevrilmiş, hayat hırsızı kum taneleri, birer birer hayatını çalmaya başlamıştı.
Karşı pencereden giren güneş ışıkları, gözlerine hücum etti. Pencereye yanaştı. Gökyüzünde ki maviliklerin içinde, gözlerini yakan güneşe, ısrarla bakmaya başladı. İçinde öyle bir yangın vardı ki, mazisinin testeresinde, kesilmedik yeri kalmamıştı.
Şimdi bu pencereden, kuşlar gibi uçsa, mazinin pis kursağında, öğütülmeyi beklemekten kurtulsa, hayata yepyeni bir yerde, yeniden başlasaydı. Yeniden doğsaydı. Bir anlık bile olsa, beden hapishanesinden kurtulan gönlü, rüzgârın dalgalarında sörf yapan, martılar gibi, maviliklere kanat çırptı. Karanlıklara gömülen bedenine inat, mutluluklar alemine kanat açmıştı. Ama ne yazık ki, bedeninin mahkûmu ruhu, eninde sonunda hapishanesine, geri dönecekti. Gerçi ne önemi vardı ki bunun, o zaten bir mahkûmdu.

Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir