Kelebeklere Dokunmak Gibi

KELEBEKLERE DOKUNMAK GİBİ
-“Komik olmadığı halde niye gülüyorsunuz?”
-“Rol yapıyorum.”
-“Peki ya ağladığınız zaman?”
-“Rol yapıyorum.”

Genç adam çok ünlü bir film yıldızıydı. Binlerce hayranı ve oldukça havalı bir tarzı vardı. Ancak nereye gitse etrafını saran gazetecilerden, televizyonculardan ve fotoğraf çektirmek isteyen hayranlarından, bir o kadar da ona ne yapması gerektiğini söyleyen yönetmenlerinden çok yorulmuştu. Bir an bile olsa sıradan bir insan olarak zaman geçirmek üzere sahile gelmiş ve bir banka ilişip, sanki ilk kez görüyormuş gibi denizin dalgalarına bakmaya başladı. Bir yandan da deniz havasını derin derin içine çekiyordu.
Bir süre sonra yanına sessizce oturan genç kıza göz ucuyla baktı. Havanın güneşli olmamasına hatta serin ve rüzgarlı olmasına rağmen, büyük bir güneş gözlüğü takıyordu. Narin ve ufak tefekti. Minik elleriyle sımsıkı tuttuğu tasmanın ucunda, gayet bakımlı ve eğitimli olduğu gözlerinden anlaşılan, cins bir köpek vardı ve dili dışarda olduğu halde kuyruğunu sallayarak genç adama bakıyordu. Kız kendisini tanımamıştı. Adam sevindi ve denize bakmaya devam etti. Aniden hırçın bir deniz dalgası kıyıdaki kayalara çarptı. Kaderin cilvesi çapkın dalga, bankta yan yana oturan ama ayrı dünyalarda yaşayan ikisinin üzerine, yağmur gibi yağmaya başladı. Adam ayağa fırladı ama genç kız istifini bozmadan neşeyle kahkaha atıyordu. Kızın neşesi karşısında adam da gülmeye başladı. Epeyce ıslandılar. Adam tekrar oturunca montunu çıkarıp sessizce kıza doğru uzattı. Fakat kız da herhangi bir tepki olmadı. Bu kez adam “Alın, bu montu giyin! Bayağı ıslandınız. Yoksa üşütürsünüz.” dedi. Kız elini kaldırdı ve boşlukta aranmaya başladı. Adam şaşırmış, hatta donakalmıştı. Ayağa kalktı ve yavaşça montunu kızın omuzlarına yerleştirirken “Özür dilerim. Lütfen beni bağışlayın! Fark etmedim.” diye kekelemeye başladı. Kız ise hala gülümserken “ Önemli değil, üzülmeyin! Alışkınım ben. Evet gördüğünüz gibi ben bir körüm.” dedi.
-“ Gerçekten tekrar özür dilerim. Sizi incitmek istemedim.”
-“Yeter ama lütfen özür dilemekten vazgeçin! Siz ne yaptınız ki, aksine montunuzu bana vererek nezaket gösterdiniz. Teşekkür ederim.”
Bir süre sessizce karşılıklı oturdular. İlk konuşan kız oldu.
-“Sesiniz bana hiç yabancı değil. Çok tanıdık geliyor ama sormaya çekiniyorum.”
-“Yo, hayır, çekinmeyin! Ne istiyorsanız sorabilirsiniz.”
-“Sakın siz şu meşhur film yıldızı Fikret İnantuğ olmayasınız!?”
Fikret bir kez daha şaşırdı. İlk kez onu tanıyan kör bir kişiyle tanışıyordu. Sessizce “Evet, benim…” diye fısıldadı. Genç kız Fikret’in sesinden çekindiğini anlamıştı. Ona doğru hafifçe eğilip, gülümseyerek, ağzını eliyle gizledi ve “ Korkmayın! Sırrınızı kimselere söylemem. Rahat olun! Burada sadece ikimiz varız. Beni de saymazsanız, sizi kimseler görmez.” derken kız elini uzattı ve “Benim adım da Yasemin.” dedi. İkisi de el sıkışıp gülüştüler.
Fikret hayretler içerisinde Yasemin’e bakıyordu. Yasemin, bir müneccim gibi Fikret’in aklından geçenleri söyleyiverdi:
-“Kör olmama rağmen bu deniz kenarında ne aradığımı, denize doğru görüyormuşçasına ne diye baktığı mı merak ediyorsunuz değil mi?”
-“Şey, evet ama nasıl anladınız?”
Yasemin sadece gülümseyerek karşılık verdi. Bir süre denize doğru sessizce baktı. Sonra Fikret’e döndü ve eliyle gözlerini işaret ederek şöyle dedi:
-“Fikret bey, gerçekte gözlerimizle görmeyiz ama çoğumuz bunun böyle olduğunu sanır. Bir trafik kazasından sonra gözlerimi kaybettiğimde, o sıralarda ben de böyle düşünüyordum. Fakat Rabbim karşıma çok güzel bir insanı çıkardı. Ben de ondan öğrendim. Meğerse insan, gözleriyle değil kalbiyle görürmüş. İnanın ki göremediğimde, görebildiğim daha çok şeyimin olduğunu fark ettim. Artık gözleri olan çoğu kişiden daha fazlasını görüyorum. Beni yetiştiren sevgili hocamın yardımıyla Radyo’da yanında işe başladığımda önce afallamıştım. Sonraları seslerin de birer görüntüleri olduğunu gördüm. Kulaklarımla, ellerimle görmeye başladım. Ancak bu da yeterli olmadı. En nihayet öğrendim ki görmek demek, sadece nesneleri görmek demek değilmiş, onların içindekileri de görebilmekmiş.”
-“Demek Radyoda çalışıyorsunuz.”
-“Evet, DJ’lik yapıyorum. Güzel bir ekibimiz var. Bahsettiğim hocam, zaten yayın yönetmenimiz. Tabi ki mahalli bir radyo. Sınırlı imkanlarımız var. Yine de en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Bize bu harikaları bahşeden Rabbimize şükürler olsun.”
Karşısında duran, kendisine sevgi ve şefkatle bakan ve içini ısıtan Yasemin, gökten inmiş bir melek gibiydi. O, belki de hayatında ilk kez, olduğu gibi davranabileceği, içinden geldiği gibi konuşabileceği birisiydi.   
-“Fikret bey, tek yapmanız gereken sadece kendiniz olmanız. Sizden yapmanızı istedikleri şeyi değil sizi siz yapan şeyleri yapmalısınız. İşte o zaman bu sıkıntılarınızdan kurtulacaksınız. Hem mutlu olacak, hem de mutlu edeceksiniz. Şimdi şu soruma dürüstçe cevap verin lütfen! Komik olmadığı halde niye gülüyorsunuz?”
-“Şey, rol yapıyorum.”
-“Peki ya ağladığınız zaman?”
-“O zaman da rol yapıyorum.”
-“Film çekimlerindeki sahneleri anlıyorum ama ya gerçek hayat? Fikret bey, hayat film sahnesi değildir. Hayatın içinde rol yapmanıza gerek yok. Çünkü yaşayacağınız başka bir hayatınız da yok. Rol yaparak geçen her an, yaşanmamış, boşa giden hayatınızın bir parçasıdır.”
-“ Şey, maalesef ne diyeceğimi bilemiyorum ama beni nasıl bu kadar net anlatabiliyorsunuz?”
-“Dedim ya görmek lazım diye…”
Birlikte gülüştüler. Yasemin’in sözleri Fikret’in kalbini bir tuval yapmış ve onun için yepyeni bir alemin tablolarını resmediyordu. Yasemin sözlerine devam etti:
-“Hocamın bir radyo proğramında dinlemiştim. Şöyle diyordu. “Ağlamıyor olman mutsuz olduğun anlamına gelmez. Gülümsüyor olman da mutlu olduğun anlamına gelmez.” İşte aynen böyle. Ağlamak istediğinizde ağlamalı, gülmek istediğinizde de gülmelisiniz. Ağlamak ve gülmek ne kadar da güzel duygular. Yaşanmış bir an, yaşanmamış uzun bir ömürden daha güzel değil mi?”
-“Bütün bu dediklerinizi nasıl başaracağım? Nereden başlayacağım?”
-“Neden yarın radyomuzu ziyaret etmiyorsunuz? Ekibimizle hatta hocamızla tanışırsınız.” derken Yasemin yavaşça ayağa kalktı.
-“Artık gitmeliyim. Proğram için hazırlanacağım. Size telefon ve adresimizi vereyim. Yarın beklliyorum.”
-“Neden olmasın? Gelmek için elimden geleni yapacağım.”
-“Hayır elinizden geleni değil yapmanız gerekeni yapın! Bu arada Fikret bey, inanın ki sizinle karşılaşmamız gibi hiç bir şey boşuna değildir.”
Fikret de ayağa kalkmış ve Yaseminin uzattığı elini bırakmamak istercesine sımsıkı tutuyordu. Acaba kim kördü? O mu yoksa kendisi mi? Yepyeni bir Dünya’ya açılan gözleri artık her şeyi renkli görmeye başlamıştı. Çünkü umut vardı ve artık mutlu olabilirdi.  
-“Herşey için teşekkür ederim. Sizi tekrar görmek istiyorum. Mutlaka geleceğim.”
-“İnşaallah, inşaallah. Teşekkür de etmeyin çünkü tüm teşekkürler hepimizin Rabbine aittir.”
-“İyi ama neden bunu yaptınız? Beni hiç tanımıyordunuz. Bana neden yardım ediyorsunuz?”
-“Fikret bey, ben kelebekleri çok seviyorum. Onları seyretmekten zevk alıyorum. Kelebeklerin her birisi benim için, ayrı birer hayat, gülümsemenin, mutlu olmanın simgeleridir. Kelebekleri sevmek hayatı sevmek gibi, hayatı sevmek gönüllere dokunmak gibi, gönüllere dokunmaksa bir kelebeğe dokunmak gibi. Kim bilir? Belki bir gün, siz de bir kelebeğe dokunursunuz.”
Ve Yasemin, köpeği önde kendisi ardında, ağır adımlarla gözden kaybolurken, Fikret’in gönlünde çoktan bahar açmış ve kelebekler, rengarenk umut çiçeklerinin üzerinde, dans etmeye başlamışlardı.

Sevgi Paylaştıkça Artar
Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir