Ben de kendime saklandım

BEN DE KENDİME SAKLANDIM
-“Haydi, abuk subuk bir şeyler yazalım.”
-“Olmaz. Anlamlı olmalı, bir ders vermeli.”
-“Boş ver içimizden geldiği gibi olsun. Aklımıza ilk gelen kelimeleri kaleme alalım. Düşünmeden, kurgulamadan, sadece yazalım.”
-“Nereden çıktı şimdi bu fikir? Birden bire gecenin bir yarısı neden konuşmaya başladın sanki? Ne güzel film izliyordum.”
-“Sadece yapmak için, her hangi bir neden düşünmeden, sebepsizce yazalım. Hani az önce şu salkım saçak olan telli peynirden yiyordun ya aynen onun gibi bir şeyden bahsediyorum. Yalnız Ramazanlarda çıkan pidenin üzerindeki susam taneleri gibi yanık ve sigaranın dumanı gibi zehirli ama cezbeden, büyülü bir dans gibi tutkulu olsun.”
-“Neler söylüyorsun? Yazı yazmak değil uyumak istiyorum. Sen de biliyorsun ki beni uyutmuyorsun. Sağa sola dönüp duruyorum. Düşüncelerimi yok etmek için çırpınıyorum. Sessizce kalbimin kulaklarına, mazimin haykırışlarını fısıldıyorsun. Hiç acıman yok mu?”
-“Korkularınla eninde sonunda yüzleşmek zorundasın. Ötelemenin sana bir faydası olmaz. Bence bir an önce bu sorunu halletmelisin. Sana yardımcı olmaya uğraşıyorum.”
-“Biliyorum, ben de biliyorum ama keşke bana bağlı olsaydı. O kadar af diledim ama affedilmedim. Allah’tan korkuyorum diye bu korkumu kullanıp beni vicdan kuyusuna Yusuf eylediler. Nasıl çıkacağımı da bilmiyorum. Her önemli günde acaba beni ararlar mı diye hasretle telefonun sesine kulak kabartıyorum ama nafile ne arayan var ne de soran. Biliyor musun? Ben, gerçekten anlamıyorum. Bir kişi nasıl bu kadar gaddar olabilir?”
-“Onlar aramıyorsa sen ara!”
-“Aramadığımı mı sanıyorsun? O kadar çok aradım ki her defasında reddedildim. Hakarete uğradım. Hem de çok ağır hakaretler. Söylesem şaşırırsın ama yine de ben, onlara dua ediyorum. Kaçabilecek, saklanabilecek yerim de kalmadı. Son çare ben de kendime saklandım.”
-“Böyle deme! Bir gün seni anlayıp, elini öpmeye gelecekler. İnan bana. Bir bayram günü yahut bir babalar gününde kapıda onları göreceksin. Ellerinde çiçekler ve af dileyen gözyaşlarıyla “Bizi affet, bizi affet babacığım!” diyecekler.”
-“Biliyorum umut vermeye çalışıyorsun ama bu dediklerin ancak ve belki ben öldükten epeyce sonra olabilir. Ellerindeki çiçekleri toprağıma koyup, gözyaşlarıyla da kabrimi sularlar. Sana bir şey diyeyim mi? Bana bu yazıyı yazdırman iyi oldu. Belki bu yazı o güne kalır da okurlar. Ben evlatlarımın kahrolmasını ve acı çekmelerini istemem. Bilsinler ki onlar bana helal etmeseler de ben onlara hakkımı helal ettim.”
-“Gördün mü bak? Hem benim beklediğim gibi içimizden geldiği gibi yazdın, hem de senin istediğin gibi bir konusu oldu. Haydi toparlan. Kapı çalınıyor. Selim geldi herhalde.”
Açılan kapının sesiyle, okuma gözlüklerinin üstünden kapıya doğru bakan yaşlı adam, içeri giren huzur evinin hasta bakıcısı Selim’i görünce gülümsedi.
-“Hoş geldin Selim oğlum.”
-“Hoş bulduk Fevzi amca. İlaç saatin geldi. İlaçlarını getirdim.” diyen Selim, bilgisayarın başında oturan Fevzi amca’ya sarılıp yanaklarından öperken “Hayrola kiminle konuşuyordun?” dedi. Yaşlı adam omuzunu silkeleyerek “Hiç, kendimle…” diye karşılık verdi.
-“Fevzi amca, yine içine kapanmış, yalnız başına, yazılarına gömülmüşsün. Bekleme artık şu haytaları! Bak bizler de senin çocukların sayılırız. Sen böyle yaptıkça inan ki ben, çok üzülüyorum.”
Fevzi amca ilacını ağzına koydu ve su bardağını dudaklarına götürdü. Yavaşça suyu yudumladı. Sonra ağır ağır bastonuna dayanarak kalktı ve odanın bahçeyi gören penceresine doğru yürüdü. Perdeyi araladı. Bayramın son günüydü. Bir bayram daha mazinin aç kursağına yuvarlanırken, bir tek Selim ve bir de karşıdaki kırmızı güller, Fevzi amca’nın bayramını kutladılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir