Küçük Balık, Balıkçı ve Nur Dede

Bir zamanlar masmavi denizin derinliklerinde, kayıtsız bir şekilde yaşayan küçük bir balık varmış. Arkadaşlarıyla bir oraya bir buraya gidiyor, anne ve babasının bin bir gayretle söylemeye çalıştığı nasihatlerini dinlemiyormuş. Hayata tozpembe bakıyor, dünyanın tüm eğlencelerinden nasibini almak için çırpınıyormuş. Çevresindeki arkadaşları da ondan geri kalmıyor, hep beraber kendi tabirleriyle, hayatın tadını çıkarıyorlarmış.
“Bu dünyaya bir kez geldik, başka ne zaman yaşayacağız?”
Küçük balık böyle vurdumduymaz bir halde kendince eğleniyor, ailesinin tüm çırpınışlarına kulak asmıyor, kendisinin her şeyi onlardan daha iyi ve daha fazla bildiğini sanıyor, ailesi onunla konuşmaya çalıştığı zamanlarda da karşı geliyor onları kırıyormuş.
“Hem ailesi de ne biliyordu ki?”
Günler böylece birbirini takip edip gider. Ta ki ailesinin her zaman söylemeye çalıştığı o korkunç güne kadar.
Hava yağmurluydu. Hafif hafif çiseleyen yağmur, sahil yolunun bozuk taşları arasındaki çukurları doldurmaya başlamıştı. Sahile vuran dalgalar, kış günlerinin kapalı, mahremi gizeminde, sevgilisine kavuşmaya çalışan âşıklar gibi art arda sahili kucaklıyordu. Beyaz ve iri martıların, avcı gözleriyle üzerinde daireler çizdiği rıhtımda, kabadayıca attıkları çığlıklar, hareket etmek üzere olan vapurun davudi sesine karışıyordu.
İşte o sırada, su birikintilerine aldırmadan, onlara sert adımlarla basa basa sahile yaklaşan iriyarı bir adam belirdi. Üzerindeki sarı yağmurluğun şapkasını, siyah bir bere takmış olduğu başına geçirmiş, su geçirmez siyah naylon pantolonunun paçasını, eski bir çizmenin içine sokmuştu. Bir elinde genişçe bir sepet, diğerinde ise kocaman bir silah taşıyordu. Olta silahı, ince uzun, iç içe geçmeli, otomatik, ileri ve geri sarmalı müthiş bir şey.
Kendinden emin, iri kıyım bu adam, rıhtıma yanaştı. Elindeki malzemeleri yere bıraktı. Şöyle bir denize doğru baktı. Koca elleriyle yağmurluğun başlığını ensesine doğru sıyırdı. Tüm martılar, karanlığın ışıltısının parladığı o korkunç gözleri görür görmez, sağa sola kaçışmaya başladılar. İşte O gelmişti.
“Kaçın! Kaçın! Balıkçı geldi.”
Balıkçı o kadar hassas bir şekilde oltasını hazırlıyordu ki, kuracağı tuzağı en ince detaylarına kadar planlamıştı. Hiç acele etmiyordu. Oltaların yanına onları gizleyen, yeşil renkli, yeme benzer, parlak, göz alıcı ama sahte süsler taktı. Çantasını düzenledi. Bir kovaya denizden su doldurdu. Çapraz açılıp kapanan taburesini yavaşça açtı ve koca poposunu usulca yerleştirdi. Balıkçı tuzaklarını hazırlarken, küçük balık ise hala eğlence peşindeydi. Arkadaşları ile her zamanki gibi yollara düşmüşlerdi. Tam da o esnada Balıkçı tuzağını hazırlamıştı ve yavaş yavaş gerildi. Oltasını nişanladı ve denize doğru savurdu.
Küçük balık korkunç bir tuzağın ortasında kaldığının farkında olmadan, sevinçle bağıran arkadaşının sesiyle irkildi.
“Bakın, bakın! Harika yemekler. Bu gün ne kadar da şanslıyız. Hadi, başkası yemeden, hemen gidip yiyelim.”
Hepsi birden yemlere saldırdılar. Saldırdılar ama küçük balık yemi ağzına alır almaz, aniden boğazında bir acı hissetti. Can havliyle geriye doğru yüzmeye başladı ama başaramadı. Bir şeyler onu bırakmıyordu. Artık çok geçti. Küçük Balık oltaya yakalanmıştı.
Balıkçı oltanın titremesiyle, yavaşça onu geriye sarmaya başladı. İşinde pek mahirdi. Biraz çekiyor, biraz bırakıyordu. Her seferinde küçük balık kurtulduğunu sanıyor ama aksine olta daha kötü bir biçimde boğazına batıyordu. Balıkçı, nihayet Küçük balığı ve arkadaşlarını yukarı doğru çekti. Hepsi de neye uğradıklarını anlayamadılar. Boğazlarına saplanan acıdan daha beteri ile karşılaştılar. Havasızlık. Denizden çıkmışlar ve anlamadıkları bir âleme çekilmişlerdi.
Küçük balık işte o zaman, işte o zaman ailesinin ona ne demek istediğini anladı. Anlatmak istedikleri tuzak buydu. Ne yazık ki iş işten çoktan geçmişti.
Balıkçının koca ellerinde havasızlıktan çırpınırken, gözlerinin önüne annesi geldi. “Yavrum oralara gitme! Gittiğin yerler iyi yerler değil. Başına kötü işler gelir. Tuzakçının tuzağına düşersin. Anne Baba sözü dinle! Doğru yoldan ayrılma!” deyişi kulaklarında ümitsizce yankılandı. Balıkçı hepsini sırayla kovasına atmaya başladı. Kovadaki deniz suyuna girince birazda olsa nefes alabilmişlerdi. Ancak burası o kadar dardı ki ne yapacaklarını bilmeden çırpınmaya başladılar. Artık sonları gelmişti. Balıkçı ise onlara aldırış bile etmeden bir sonraki tuzağını hazırlamaya başlamıştı.
Küçük balık eve geç kalınca annesi onu aramaya çıktı. Hiçbir yerde bulamadı. Yine kötü arkadaşları ile gittiğini anladı. Acıyla kalbi titredi. “Ya tuzakçının tuzağına yakalanmışsa?” Böyle düşünmekten çok korktu. Eğer böyleyse Tuzakçıdan onu kurtaramazdı. O kadar çaresiz kalmıştı ki bir köşeye çekilip gözyaşlarına boğuldu. Koca denizde evladını nasıl bulabilirdi ki? Kalbinden çıkan sevgi nurları, o sırada sahilde bir köşede denizi seyreden gizemli, pamuk sakallı, nur yüzlü dedenin kalbine aktı. Nur Dede gülümsedi. Yardım çağrısına doğru ilerledi. Küçük balığın annesi öyle içli ve derin bir sevgiyle ağlıyordu ki Nur Dede, yardım etmek için sessizce Balıkçıya yanaştı.
“Bana şu balıklardan bir tanesini satar mısın?” dedi. Balıkçı irkildi ve Nur dededen öyle korktu ki kabul etti. Nur dede Balıkçıya parasını verdikten sonra elini kovaya uzattı. Küçük balığı ellerine aldı. Yanaklarından öptü.
“Şimdi annene git ve bir daha doğru yoldan ayrılma!” diyerek onu denize geri bıraktı. Küçük balık sevinçle doğru evinin yolunu tuttu. Giderken bir köşede ağlayan annesini gördü. Hemen yanına yaklaştı. Annesi yavrusunu görünce sevinçle onu kucakladı. Beraberce şükrederek evlerine gittiler. Küçük balık, O korkunç Tuzakçı’yı ve elbette Nur dedeyi hiç unutmadı ve bir daha da doğru yoldan hiç ayrılmadı.

Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir