1994 Ruanda (Rwanda) Katliamı

1994 Ruanda (Rwanda) Katliamı ve Avrupa Yamyamları

1890 yılında Avrupalı yamyamların, Afrika ülkesi olan Raunda(Rwanda)’ya girmesiyle başlayan Ruanda halkının çilesi hala devam ediyor. Medeniyet getirdik diyen tek dişi kalmış canavarlar, geride 2.000.000’dan fazla ölü, yaralı, sakat, hasta, evsiz barksız, öksüz, yetim bıraktı. Özellikle Fransa insanlığa karşı işlenmiş bu soykırıma siyasi ve askeri yönden ortak olan ülkelerin en başında yer aldı. Çoğumuzun unuttuğu veya hatırlamak dahi istemediği Dünyadaki soykırımlar ve katliamların arasında Ruanda da yerini almış oldu.
Ruanda bir orta Afrika ülkesidir. Küçük bir ülke olmasına rağmen 1994 yılında, yaklaşık yüz gün içinde, 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu’nun, aşırı uç Hutular (Interahamwe) tarafından öldürülmesi olayı ile Dünya gündemine bomba gibi düştü. Katliam, Tutsi destekli isyancı, Ruanda Vatansever Cephesi lideri Paul Kegame’ye bağlı güçlerce, Hutu hükümetinin düşürülmesi ile son buldu. Ardından yönetimden güç alan Tutsilerin öç almak için saldırmasıyla, yüz binlerce Hutu, komşu Zaire’ye (Kongo Cumhuriyetine) sığındı.
Avrupa kökenli özellikle başını İngiltere’nin çektiği Fransa, İspanya, Portekiz, Almanya, Belçika gibi sömürgeci ülkeler yüzyıllardır dünyanın canına okuyorlar. Ne gariptir ki karşılarına çıkıp da bu sadece görüntüleri insan gibi olan yaratıklara kimseler dur diyemiyor. Tüm âlemlere gönderilen, yaratılmışlara barışı ve huzuru getiren İslamiyet ise maalesef günümüzde de anlaşılamıyor. Kötülüğün karşısında güçlü bir engel oluşturulması için Kur’an’da emredilmiş olan İslami cemaat kavramları, siyasi hale getiriliyor. Buna paralel milliyetçilik gibi sosyal kavramlar ise yoğunlaştırılarak, akli dengeleri bozan, ırkçı yaklaşımlara yönelik öğretiliyor ve zihinlere yerleştiriliyor. Böylece ortak toplumsal bilincin oluşmasının önü kesilerek, birlik ve beraberlik sağlanması engelleniyor. Oysaki tüm insanlık, milliyeti ne olursa olsun, Allah’ın emirleri ışığında, İslamiyet çatısı altında birleşmeli ve Hak için, Hak olan, Hakkın Halkını oluşturmalıdır. Dünya da adalet, barış ve huzur ancak bu şekilde sağlanabilir. Aksi halde kendi kendimize eziyet ve şer cephelerine hizmet etmiş oluruz. Dünyada da geçmişten günümüze devam eden katliamlar, soykırımlar devam eder ve Allah korusun bir gün bizim de başımıza gelir. Raunda(Rwanda) ülkesi işte bunlardan sadece birisidir. Belki de ibret alırız.
1890 Brüksel Konferansı’nda, egemen devletlerce Ruanda, Almanya idaresine verildi. Almanya, 1907’ye kadar ülkeyle hiç ilgilenmedi ve bir idareci bile göndermedi. 1.Dünya Savaşı’nın ardından Ruanda yönetimi Belçika’ya verildi. Belçikalılar Almanlardan daha katı bir yönetim uyguladılar. Ülkede o zaman yaşayanların %90’ı Hutu, %9’u Tutsi, %1’i ise Pigmeydi. Tutsi ve Hutular bir arada yaşayan, birbirlerine çok benzeyen insanlardı. Belçika başlangıçta ülkeyi yönetici ve yönetilenler olarak ikiye böldü. Azınlıktaki Tutsileri, Hutulara karşı destekledi. Irka dayalı bazı ayrıcalıklar verdi. Milliyetçilik akımlarını körükledi. Herkese ırkını gösteren kimlikler dağıtıldı. Tutsi ve Hutular arasında ortak olan dil, gelenek, etik geçmiş ve kültür farklıymış gibi uydurma ırksal ayrımcılık yapıldı. Irk ayrımcılığına dayanan milliyetçilik fikirleri günden güne güçleniyordu. Dini kavramlar unutturuluyor, inanç yok ediliyordu. Belçika ayrımcılığı körüklemek için işe alımlar, eğitim ve sosyal olanaklar gibi her şeyi ırkçılığa dayandırıyordu. Bu dönemde Tutsiler, Hutulara göre çok daha iyi yaşam şartlarına ve daha iyi işlere kavuştu. Ancak 1950’lerde rüzgâr yön değiştirmeye başladı. Daha doğrusu rüzgârın yönü değiştiriliyordu. Çünkü artık istenen olmuş, bölge insanları farklılaştırılmış ve ırkçı milliyetçilik kafalara işlenmişti. Nihayet Belçika siyaseti değişti. Hutuların üzerindeki baskıyı sistematik olarak kaldırarak desteklemeye başladilar. Yakında BM kontrolünde seçimler yapılacaktı.
Belçika, Ruanda ve Burundi’yi, 1962 yılında her iki devlet bağımsızlıklarını kazanana kadar yönetti. Yapılan seçimlerde Avrupa’nın istediği sonuç çıktı. Hutu milliyetçisi PARMEHUTU Hareketi (Hutu Özgürlük Hareketi) iktidara geldi. İktidara geldikleri andan itibaren, Belçikalıların desteğiyle, eski yönetimin uzantısı sayılan Tutsilere karşı katliamlara başladılar. 1964, 1973 ve 1974 olaylarında 20 bin ila 100 bin arasında Tutsi öldürüldü, 160 bin kadarı da komşu ülkelere, Tanzanya ve Uganda’ya sığındı. Tüm kurum ve kuruluşlardaki eğitimli Tutsiler işten çıkarıldı ve sürgüne zorlandı. 1973’te Hutu Juvénal Habyarimana bir darbeyle iktidarı ele geçirip, PARMEHUTU hareketine son verdi. Ancak kendisi de bir Hutu milliyetçisi olduğundan Tutsiler açısından pek fazla değişiklik olmadı. 1980 yılına kadar baskı, asimilasyon devam etti. Komşu ülkelere göçen tutsilerin sayısı 500.000’i aştı. Bu süreçte Tutsiler de kendi aralarında organize olmaya başlamıştı. Bu amaçla “Ruanda Yurtseverler Birliği” kuruldu. 1990 yılına kadar yapılan politik yaklaşımlar sonuç vermedi. 1990 ve 1992 yılları arasında silahlı mücadele başladı. Tutsiler ile Hutular arasında yer yer çatışmalar başladı.
Tutsiler Uganda’daki kamplarda eğitim alıyorlardı. 2-3 sene süren iç savaş zorla da olsa imzalanan ateşkesle geçici olarak durduruldu. 1992-1994 yılları arasında sözde ateşkes devam ederken Hutu’lar tarafından her yerde Interahamwe adı verilen yerel yarı askeri örgütler kuruldu. Tutsiler ve ılımlı Hutular ev ev isim isim tespit edildi. Çin’den yüz binlerce satır satın alındı. Sivri uçlu sopalar, bıçaklar dağıtıldı. Gizli yürütülen bu hazırlıktan Hutu hükümetinin ve Avrupa ülkelerinin haberi vardı ama bunlara göz yumdular. Böylece 6 Nisan 1994 tarihine gelindi. O gün, bir Hutu olan devlet başkanının uçağı düşürüldü. Sonradan yapılan soruşturmalarda uçağı düşüren roketin Hutu kampından ateşlendiği ortaya çıktı. Bunu bahane eden Interahamwe üyeleri Tutsi ve ılımlı Hutuları öldürmeye başladılar. Interahamwe, Tutsileri Hamamböceği olarak isimlendiriyordu. O gün radyodan beklenen çağrı yapıldı. “Yüksek ağaçları kesmeliyiz.” kodu ile katliam başladı. Radyo spikeri şöyle diyordu;
“Dinleyiciler bana neden tutsilerden nefret ediyorsun diye sorduklarında tarihimizi okuyun diyorum. Tutsiler Belçikalı sömürgecilerle işbirliği yaptılar. Hutu topraklarımızı çalıp bizi kamçıladılar şimdi bu tutsi isyancıları geri döndü. Onlar hamamböcekleridir. Katildirler. Ruanda bizim Hutu toprağımızdır. Biz çoğunluktayız. Onlar bir gurup istilacı vatan hainidir. İstilayı bastıracağız. İsyancıları yok edeceğiz. Burası Hutu gücü radyosu. Dikkatli olun. Komşularınıza dikkat edin. Hamamböceklerine yardım eden hutular da aynen hamamböceği gibidir.”
Somali başarısızlığının etkisiyle bölgeden uzak durmak isteyen ABD ve yandaşı Fransa, baskı yaparak ve bölgede öldürülen 10 BM askerini sebep göstererek, BM Barış Gücü askerlerinin çekilmesini sağladı. Bunun üzerine katliam daha da şiddetlendi. Hutu milisleri, neredeyse ellerine geçen her aletle, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri öldürmeye başladılar. Ceset saklanabilecek her yer cesetlerle dolmuştu. Fransa ve ABD gibi ülkeler, bölgeye müdahale etmemek için BM’de soykırım sözcüğünü içeren tüm önergelerde değişiklik isteyerek, belgelerden çıkartılmasını istediler. İlerleyen günlerde katliama karşı Ruanda Yurtseverler Birliği (RYB) üyeleri ülkenin doğusundan girip katliamcılarla savaşarak başkente kadar ülkeyi ele geçirdiler. O ana kadar bölgeye müdahaleden uzak durmaya çalışan Fransa, ani bir kararla, katliamı destekleyen ve o anki Hutu hükümetine askeri yardıma başladı.
Bölgede hızla ilerleyen Fransız askerleri, Kigali’nin batısından Kongo’ya kadar olan bölgenin yönetimini ele geçirdi ve oraya RYB askerlerinin girmesini engelleyip, bölgedeki katliama müdahale etmedi. O ana kadar 600 bin insan öldürülmüşken, kendi sorumlulukları altındaki bölgede 200 bin kişinin daha öldürülmesine seyirci kaldılar. 100 gün içinde bölgede 800.000’e yakın insan öldürülmüş, 2.000.000 Hutu, Tutsilerin ve RYB askerlerinin öç almasından çekindiği için komşu ülkelere mülteci olarak sığınmıştır. Tüm devlet kurumları çökmüş, ekili alan kalmamıştır. Bütün politik ve ekonomik yardımlara rağmen Ruanda, yaşanan soykırımın şokunu atlatamamış, ülkede ekonomik ve sosyal açıdan istenen ilerleme sağlanamamıştır. Katliamın ardından 1999’da yapılan ilk seçim de işe yaramamıştır. 31 Mart 2005’te, Interahamwe’nın ardından kurulan Demokratik ve Özgürlükçü Ruanda Güçleri (FDLR), soykırımı kınayarak iç savaşa son verdiğini açıklamasına rağmen halen katliamın siyasi, ekonomik, sosyal ve psikolojik etkileri Ruanda halkı üzerinde devam etmektedir.

Fransa ve ABD’nin Etkileri

Fransa ve ABD katliamı başlatan Hutu’ların engellenebileceği zamanlarda Birleşmiş Milletleri müdahale kararından vazgeçirmek için anlaşılmaz diplomatik girişimlerde bulunmuştur. Fransa Eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand “-O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değildir.” Diyerek insanlık dışı açıklamalrda bulunmuştur. (Le Figaro) 1992 yılında Ruanda Cumhurbaşkanlığı Muhafızları’nı eğitmek için bölgede bulunan emekli Ulusal Jandarma Müdahale Grubu Komutan Yardımcısı Thierry Prungnaud’un devlet radyosu France-Culture’de yaptığı çarpıcı açıklamaları tüyler ürperticidir. “1992 yılında Fransız askerlerinin Ruandalı sivil milislere atış eğitimi verdiğini gördüm. Fransa bunu her zaman inkâr etti, başka şeyler gibi. Ama önemli değil, ben doğruluyorum.” Ruanda Devlet Başkanı Kagame’de Fransa’nın soykırımın işbirlikçisi ve ortağı olduğunu söylemiştir. Fransa’da yayımlanan Le Figaro gazetesine demeç veren Kagame şunları söyledi; “-Fransız adaletinin kendisi ve yardımcıları hakkında tutuklama kararı çıkardığını hatırlatarak, “Bizce Fransız devleti adaletin arkasına saklanarak kendi suçunu örtbas etmeye çalışıyor. Katilleri Fransız ordusu eğitti. Fransız yargıç, kendi devletinin yaptıklarını gizlemeye çabalıyor. Oysa dünya âlem biliyor ki, soykırımı yapan milis ve katilleri Fransız askerleri eğitti. Fransa, yargıçlarının Ruandalı yetkilileri suçlamasına müsaade ederse, Ruandalı yargıçlar da Fransız yetkililer aleyhinde aynı şeyi yapar. Bir Fransız yetkilisi Kigali’ye gelir ve Ruandalılara özürlerini sunarsa bu çok şeyi değiştirir. Soykırımı yapan Hutu askerlerini eğiten, katliama yardımcı olan Fransa özür dilemek yerine, suçu soykırım kurbanı, şimdiki yönetimin üzerine atmak istemektedir.”

Kudret Uğurlu Eminsoy

Kudret Uğurlu Eminsoy

Emekli Binbaşı İlahiyatçı Öğretmen Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir