Saffat Suresi

SAFFAT SURESİ

Resmi Mushaf: 37 / İniş Sırası: 56 / Mekke’de inmiştir. 182 ayettir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1. Saf saf dizilenlere,

2. İterek sevkedenlere,

3. Zikri okuyanlara andolsun ki,

4. Muhakkak ilahınız, elbette birdir.

5. Göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi’dir ve doğuların Rabbi’dir.

6. Şüphesiz biz en yakın göğü bir süsle, kevakib ile (*) / parıldayan gök cisimleriyle süsledik.

(*) Kevakib, kevkeb kelimesinin çoğuludur. Kevkeb ve necm kelimeleri yaygın olarak yıldız anlamında kullanılmaktadır. Ancak Kuran’da kullanımı ise bu iki kelimenin farklı manalara geldiğini göstermektedir. Aslında sorun Türkçe’den kaynaklanmıştır. Eskilerde gök cisimlerinin hepsine Türkçede yıldız denilmekteydi. Sonradan her gök cisminin yıldız olmadığı ortaya çıkınca TDK bu ihtiyaca binaen “gezegen” kelimesini yürürlüğe koydu. Arapçada ise kelimeler bir kök yapıdan değişik benzetmeler yapılarak üretilmektedir. Bu kapsamda kevkeb ve necm kelimeleri de kök yapı üzerine benzetme yapılarak türetilmiştir.

Kevkeb kelimesi “parıldamak” anlamına gelen “kevkebe” fiilinden türemiş isimdir. “Necm” ise “görünmek, belirmek” anlamındaki “neceme”‘den türemiş isimdir. Örneğin çocukların dişlerinin ilk belirmesi ya da topraktan bir nebatın ilk belirmesi bu fiille ifade edilir. Yani gök cisimlerinin isimlendirilmesinde teknik olarak bir düşünceye gidilmemiş sadece gök cisimlerinin bu fiillere benzer hareket etmesi göz önüne alınmıştır. Yani yıldızlar ve gezegenler görünür, belirir, parlar, parıldar. Bu sebeple onlara bu isimler verilmiştir.

Ancak yıldız denildiğinde biliyoruz ki ışık kaynağı olan gök cisimleri kastedilir. Kendisi ışık kaynağı olmayan ancak bir yıldızın ışığını yansıtan gök cisimleri de gezegen olmaktadır. Örneğin ay kendinden bir ışığı olmayıp, ancak güneşin ışıklarını yansıtmaktadır. Diğer gezegenlerde böyledir. Eskilerde bu bilinmediğinden gezegenlere yıldız denilmekteydi. Venüs gezegenine Zühre yıldızı veya Çobanyıldızı ve Satürn gezegenine Zuhal yıldızı denmesi buna örnek olarak verilebilir.

Kelimelerin kök anlamlarına baktığımızda anlıyoruz ki Kur’an’da “kevkeb” kelimesi, parıldayan, parlayan, ışığı kendisinden olmayan gezegen dediğimiz gök cisimleri için kullanılmıştır. “Necm” kelimesi ise ışık kaynağı olan yıldızlar içindir. Kısaca söylersek Kevkeb kelimesi “gezegen” “Necm” kelimesi de “yıldız” demektir.

En’am suresi 76. ayette de bu konu çok net bir şekilde beyan ediliyor. Ayette İbrahim aleyhisselam gökyüzüne bakıp gözlem yaparken “kevkeben” olarak ifade edilen gök cisminin battığını, görünmez olduğunu fark ediyor. Buradan “kevkeben”‘in gezegen olduğunu anlıyoruz ki gezegenler yıldız gibi görünmelerine rağmen dünyaya yakınlıkları ve hareket halinde olmaları nedeniyle belirli periyotlarda ortaya çıkıp, kaybolmaktadır. Yıldızlar ise çok uzak olmaları nedeniyle sabit olarak görünmektedir. Ay ve Güneş ise ayrı bir kategoride değerlendirildiğinden onlarla ilgili gözlem ise 77- 78. ayetlerde beyan olunmaktadır.

En’am, 76. Üzerine gece bastırınca parıldayan bir gök cismi gördü. Dedi ki: “Bu Rabbimdir.” Batınca / görünmez olunca dedi ki: “Ben batanları / görünmez olanları sevmem.”

Bu durumu mucizevi bir şekilde açıklayan değişik ayetlerde (Furkan, 25/61; Yunus, 10/5; Nuh, 71/16) Güneş’in sirac ve ziya, Ay’ın nur kılındığı beyan edilir.

Siraç: Çıra, kandil, lamba gibi yakıtı kendinden olup etrafı aydınlatan alete denir. Bu ayetlerde, Güneş’in bir yıldız olduğu ve ışığın kaynağının kendisinden olduğu açıkça ifade edilir.

Nur: Etrafa yayılıp eşyayı görmemize yardımcı olan ışık demektir. Kaynağı kendinden değil de başka bir cisimden alıp yansıttığı için Ay’a “nur”denilmiştir. Sonuç olarak kevkeb gezegen, necm ise yıldız anlamına gelir.

7. Onu itaatten çıkan her azgın şeytandan koruduk.

8, 9. Onlar en yüce melekleri dinleyemezler ve her yandan kovularak atılırlar. Onlar için kesintisiz bir azap vardır.

10. Ancak bir kapışla kapıp alan hariç. Hemen delici bir ateş onu izler.

11. Onların görüşlerini (*) iste! Yaratılış olarak onlar mı daha çetindir yoksa yarattığımız (diğer) kimseler (**) mi? Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.

(*) Ayetin devamındaki soru hakkında, görüşlerini, fikirlerini, yargılarını sor ve bu konuda onlardan fetva iste, yargı iste, bir cevap iste demektir.

(**) Yaratılan diğer kimseler demek, insan hariç göklerde ve yerde ve ikisi arasındaki görünen ve görünmeyen şuurlu varlıklar demektir.

12. Hayır, aksine! Sen hayret ettin; onlarsa alay ediyorlar.

13. Öğüt verildiği zaman, düşünüp öğüt almazlar.

14. Bir ayet gördükleri zaman, alay etmek isterler.

15. Dediler ki: “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.”

16. “Öldüğümüz ve bir toprak ve bir kemik olduğumuz zaman mı? Gerçekten biz mi tekrar diriltilecek kimseleriz?”

17. “Önceki babalarımız da mı?”

18. De ki: “Evet hem de küçük düşürülmüşler olarak.”

19. O sadece tek bir çığlıktır. Bir de bakmışsın ki onlar, bakınıp duruyorlar.

20. Dediler ki: “Eyvah bize! Bu din günüdür.”

21. Bu ayrım (*) günüdür ki siz onu yalanlıyordunuz.

(*) İyi ile kötünün, iman edenle inkâr edenin birbirinden ayrıldığı hüküm günüdür.

22, 23. Biraraya toplayın, zulmedenleri ve onların eşlerini ve Allah’ın dûnundan / astlarından tapmakta olduklarını! Onları cehennemin yoluna yöneltin!

24. Durdurun onları! Muhakkak ki onlar sorguya çekileceklerdir.

25. Size ne oldu? Yardımlaşmıyorsunuz!

26. Hayır! Onlar bugün teslim olanlardır.

27. Bazısı bazısına yönelerek, birbirlerine sorarlar.

28. Dediler ki: “Muhakkak ki siz bize sağdan gelirdiniz.”

29. Dediler ki: “Hayır, aksine! Siz hiç iman edenler olmadınız.”

30. “Bizim sizin üzerinizde bir gücümüz yoktu. Aksine siz azgın bir topluluktunuz.”

31. “Böylece Rabbimizin sözü üzerimize hak oldu. Şüphesiz biz (azabı) elbette tadacaklarız.”

32. “Sizi biz azdırdık. Muhakkak ki biz de azgınlardık.”

33. Artık o izin günü onlar azapta ortaklardır.

34. Muhakkak ki biz, suçlulara işte böyle yaparız.

35. Muhakkak ki onlar, kendilerine: “Allah’tan başka ilâh yoktur.” denildiğinde büyükleniyorlardı.

36. Ve diyorlardı ki: “Biz mi mecnun bir şair için ilahlarımızı terk edeceğiz?”

37. Hayır, aksine! O gerçeği getirdi ve gönderilenleri doğruladı.

38. Muhakkak ki siz, elbette acıklı azabı tadacaklarsınız.

39. Yapmakta olduklarınızdan başka bir şeyin karşılığını almazsınız.

40. Allah’ın ihlasa erdirilmiş kulları hariç.

41, 42. İşte onlar için bilinen bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram edilenlerdir.

43. Nimetleri bol cennetlerde,

44. Karşılıklı tahtlar üzerinde.

45. Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır.

46. Beyaz, içenler için lezzetli,

47. Onda bir gaile (*) yoktur ve onlar, ondan sarhoş olmazlar.

(*) “ğavlun” kelimesi, sersemleten, baş döndüren, aklı gideren, keder, sıkıntı, zarar, baş ağrısı ve mide sancısı vb.veren özellik demektir.

48. Onların yanında iri gözlü, kısa bakışlı / ürkek bakışlı (*) kadınlar vardır.

(*) Ayette geçen “kåsırâtü’t-tarf” mecaz olup, “kısa bakışlı kadınlar, ürkek bakışlı kadınlar” anlamına gelir. Bu da “sadece eşlerine bakan, eşlerinden başkasında gözü olmayan kadınlar” demektir. (Taberî, XXIII, 54-56; İbn Atıyye, IV, 472-473).

49. Onlar korunmuş, saklanan yumurta gibidir.

50. Bazısı bazısına yönelerek, birbirlerine sorarlar.

51. Onlardan bir sözcü dedi ki: “Gerçekten benim bir yakınım vardı.”

52. “Derdi ki: ‘Gerçekten sen, doğrulayanlardan mısın?’”

53. “Öldüğümüz ve bir toprak ve bir kemik olduğumuz zaman mı? Gerçekten biz mi cezalandırılacak (*) kimseleriz?”

(*) “Mediynun” Dîn kelimesinden gelir. “Din” kavramı; “d-y-n” kökünden türeyen bir isimdir. Arap dilinde çok geniş bir anlamı vardır. Terim olarak “Din”; akıl sahiplerini kendi arzuları ile bizzat hayırlara sevk eden ilâhî bir nizam, Allah tarafından konulmuş ve insanları O’na ulaştıran bir yoldur. Allah’a karşı kulluk borcu, yol, şeriat, millet, ümmet anlamlarına geldiği gibi her şeyin karşılığının alınacağı ceza (karşılık) günü manasına, din günü olarak da kullanılır.

54. Dedi ki: “Siz haberdar mısınız?”

55. Derken o da bakındı ardından onu cehennemin ortasında gördü.

56. Dedi ki: “Allah’a yemin olsun ki doğrusu sen az kalsın beni de helâke götürecektin.”

57. “Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, elbette ben de (cehennemde) ihzar edilenlerden (*) / getirilenlerden olurdum.”

(*) İhzar etmek, hazır etmek, hazırlamak, getirmek, huzura getirmek, çağırmak anlamına gelir ki ayette huzura çağırılarak cehennemde azap görmek üzere hazır hale getirilenler manasında kullanılmıştır.

58, 59. “Birinci ölümümüz hariç, artık asla ölecekler değiliz ve asla azap edilecekler de değiliz, öyle değil mi?”

60. Muhakkak ki bu, gerçekten büyük kurtuluştur.

61. Çalışanlar artık bunun gibisi için çalışsın!

62. Ağırlanma olarak bu mu daha hayırlıdır yoksa zakkum ağacı mı?

63. Muhakkak ki biz onu, zalimler için bir fitne (imtahan) kıldık.

64. Şüphesiz ki o, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır.

65. Onun tomurcukları, şeytanların başları gibidir.

66. Muhakkak ki onlar, ondan yiyecekler de karınları(nı) onunla dolduracaklardır.

67. Sonra muhakkak ki onlar için, onun (yedikleri zakkumun) üzerine, elbette kaynar sudan içecek vardır.

68. Sonra şüphesiz ki onların dönüşleri, elbette cehenneme’dir.

69. Muhakkak ki onlar, babalarını sapkınlar olarak buldular.

70. Böylece kendileri, onların izleri üzerinde koşturuluyordu.

71. Andolsun ki onlardan önce de, evvelkilerin çoğu sapmıştı.

72. Andolsun ki biz onların içlerinde uyarıcılar göndermiştik.

73. Bak! Uyarılanların sonu nasıl oldu?

74. Allah’ın ihlasa erdirilmiş kulları hariç.

75. Andolsun ki Nuh, bize seslenmişti. İcabet edenler / (seslenişine) karşılık verenler ne de güzel!

76. Onu da ailesini de o büyük sıkıntıdan kurtardık.

77. Onun zürriyetini, baki kalanlar kıldık.

78, 79. Sonrakiler içinde ona “Âlemlerde Nuh’a selâm olsun.” (diye bir selam / bir anılma) bıraktık.

80. Muhakkak ki biz iyilik edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.

81. Şüphesiz o mü’min kullarımızdandır.

82. Sonra diğerlerini (suda) boğduk.

83. Doğrusu İbrahim de onun grubundandır.

84. Hani o, Rabbine temiz bir kalple gelmişti.

85. Hani o babasına ve kavmine demişti ki: “Siz neye tapıyorsunuz?”

86. “Allah’ın dûnu / astı olan uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?”

87. “O hâlde, âlemlerin Rabbi hakkında görüşünüz nedir?”

88. Ardından yıldızlara bir bakışla baktı.

89. Sonra dedi ki: “Doğrusu ben, hastayım.”

90. Bunun üzerine onlar, arkalarını dönerek, ondan yüz çevirdiler.

91. O da onların ilâhlarına gizlice vardı. Sonra dedi ki: “Yemiyor musunuz?”

92. “Neyiniz var? Konuşmuyorsunuz.”

93. Derken onların üzerine gizlice gitti, sağ eliyle / kuvvetle vurdu.

94. Bunun üzerine koşarak ona yöneldiler.

95. Dedi ki: “Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?”

96. “Oysaki sizi de ve yapmakta olduğunuz şeyleri de Allah yarattı.”

97. Dediler ki: “Onun için bir bina inşa edin de onu alevli ateşin içine atın!”

98. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz, onları aşağılıklar kıldık.

99. Dedi ki: “Muhakkak ki ben, Rabbime giden biriyim. O beni hidayete erdirecektir / doğru yola iletecektir.”

100. “Rabbim bana salihlerden (bir çocuk) bahşet!”

101. Biz de ona yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.

102. Daha sonra onunla beraber koşup çalışacak çağa ulaşınca dedi ki: “Ey oğulcuğum! Şüphesiz ki ben, uykumda görüyorum ki gerçekten ben seni boğazlıyorum. Bir de sen bak! Sen ne görürsün/sen ne dersin?” Dedi ki: “Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap! Allah dilerse beni sabredenlerden bulacaksın.”

103. Böylece ikisi teslim olunca ve onu şakağı üzerine yan yatırınca,

104. Ona “Ey İbrahim!” diye seslendik.

105. “Gerçekten sen rüyayı doğruladın. Muhakkak ki biz iyilik edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.”

106. Doğrusu bu apaçık bir imtihandır.

107. Biz ona büyük bir kurbanlığı fidye verdik.

108, 109. Sonrakiler içinde ona “İbrahim’e selâm olsun.” (diye bir selam / bir anılma) bıraktık.

110. İyilik edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.

111. Şüphesiz o, mü’min kullarımızdandır.

112. Ona salihlerden bir nebi olarak İshak’ı müjdeledik.

113. Ona da ve İshak’a bereketler verdik. O ikisinin neslinden iyilik eden de ve kendi nefsi için açıkça zalim olan da var.

114. Andolsun ki, biz Musa’ya ve Harun’a da lütufta bulunduk.

115. O ikisini ve ikisinin kavmini büyük sıkıntıdan kurtardık.

116. Onlara yardım ettik. Böylece onlar galip gelenler oldular.

117. İkisine açıklayan Kitabı verdik.

118. İkisini dosdoğru yola ilettik.

119, 120. Sonrakiler içinde o ikisine “Musa ve Harun’a selâm olsun.” (diye bir selam / bir anılma) bıraktık.

121. Muhakkak ki biz, iyilik edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.

122. Şüphesiz o ikisi, mü’min kullarımızdandır.

123. Muhakkak ki İlyas da gönderilenlerdendir.

124. Hani o, kavmine demişti ki: “Allah’a karşı gelmekten sakınmıyor musunuz?”

125, 126. “Yaratıcıların en güzelini, sizin de Rabbiniz ve önceki babalarınızın da Rabbi olan Allah’ı bırakıyorsunuz da Ba’l’e (*) mi dua ediyorsunuz?”

(*) Ba’l, başta Kenânîler olmak üzere eski Yakındoğu topluluklarının çoğunda Allah’ın dışında kendisine tapınılan alt Tanrıdır. Bu maksatla yapılan putun da ismiydi. Sâmî dillerde ortak olan ve “sahip, efendi” manasına gelen bu kelime Arapça ve Habeşçe’de baâl, ba‘l, Ken‘ân dilinde ve İbrânîce’de baal, Ârâmîce ve Süryanîce’de beēl şeklinde telaffuz edilirdi.

127. Ancak onu yalanladılar. Bundan dolayı onlar da (azap için) ihzar edileceklerdir (*) / getirileceklerdir.

(*) Bknz. Ayet 57

128. Allah’ın ihlasa erdirilmiş kulları hariç.

129, 130. Sonrakiler içinde ona “İlyas’a selâm olsun.” (diye bir selam / bir anılma) bıraktık.

131. Muhakkak ki biz, iyilik edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.

132. Şüphesiz o, mü’min kullarımızdandır.

133. Muhakkak ki Lut da gönderilenlerdendir.

134. Hani onu ve bütün ailesini kurtarmıştık.

135. Geride kalıp helak olanların içindeki yaşlı bir kadın hariç.

136. Sonra diğerlerini dûmura uğratmıştık.

137. Muhakkak ki siz sabahları, onların üzerinden uğrayıp geçersiniz,

138. Ve geceleyin. Halâ akıl etmeyecek misiniz?

139. Muhakkak ki Yunus da gönderilenlerdendir.

140. Hani o dolu gemiye kaçmıştı.

141. Karşılıklı kurra çekmişti de kaybedenlerden olmuştu. (*)

(*) Yunus aleyhisselam kavminin zulümlerine katlanamadığı için onlardan kaçarak yükü ağır bir gemiye binmişti. Yolculuk esnasında fırtına çıkmıştı. Fazla yükün atılması gerekliydi. Eşyalardan sonra sıra insanlara da gelmişti. Bunun için kura çekilmişti. Çekilen kurrada Yunus aleyhisselam da çıkmıştı.

142. Bunun üzerine o kınanmış haldeyken, balık onu yutmuştu.

143. Eğer o tespih edenlerden olmasaydı,

144. Elbette yeniden diriltilecekleri güne kadar, onun karnında kalırdı.

145. Derken o hasta haldeyken, onu çıplak boş bir alana attık.

146. Üzerine kabak türünden bir ağaç bitirdik.

147. Ve onu yüz bine gönderdik hatta artıyorlardı. (*)

(*) Yunus aleyhisselam’ın peygamber olarak gönderildiği yerin, Musul’da Ninova şehri olduğu kaydedilmiştir. Ninova’yı terk ettikten sonra yine aynı yere geri gönderilmiştir.

148. Sonunda iman ettiler. Böylece biz de onları belli bir süreye kadar yararlandırdık.

149. Onların görüşlerini iste! Kızlar Rabbinin de oğlanlar onların mı?

150. Yoksa onlar şahitken, biz melekleri dişi olarak mı yarattık?

151, 152. Dikkat edin! Muhakkak ki onlar, iftiralarından dolayı diyorlar ki: “Allah doğurdu.” Şüphesiz ki onlar yalancılardır.

153. O (Allah), kızları oğlanlara tercih mi etti?

154. Sizin neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz?

155. Düşünüp öğüt almaz mısınız?

156. Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?

157. Eğer doğru söyleyenlerseniz, o halde kitabınızı getirin!

158. O’nunla ve cinler arasında bir soy kıldılar. Andolsun ki, cinler bildi ki şüphesiz kendileri de elbette huzura getirileceklerdir.

159. Allah onların vasıflandırdığı şeylerden münezzehtir, yücedir.

160. Allah’ın ihlasa erdirilmiş kulları hariç.

161, 162, 163. Muhakkak ki siz ve kulluk ettikleriniz, cehenneme yaslanacak / girecek kimseden başkasını, O’nun aleyhinde fitneye sürükleyecekler değilsiniz.

164. “Bizden, bilinen bir makamı olmayan hiç kimse yoktur.”

165. “Ve muhakkak ki biz, elbette biz, saf saf dizilenleriz.”

166. “Ve muhakkak ki biz, elbette biz, tesbih edenleriz.”

167, 168, 169. Onlar kesinlikle diyorlardı ki: “Eğer yanımızda öncekilerden bir zikir olsaydı, muhakkak biz de Allah’ın ihlasa erdirilmiş kulları olurduk.”

170. Oysaki O’nu inkâr ettiler. Fakat ilerde bilecekler.

171, 172. Andolsun ki gönderilen kullarımız için (şu) sözümüz geçmişti: “Muhakkak ki onlar, elbette yardım edileceklerdir.”

173. Şüphesiz ki bizim ordumuz, elbette onlar, galip geleceklerdir.

174. Öyleyse bir süreye kadar onlardan yüz çevir!

175. Onları gözle! İlerde onlar da görecekler.

176. Azabımızı acele mi istiyorlar?

177. Fakat (azabımız) onların sahasına indiğinde, o zaman uyarılanların sabahı ne kötüdür!

178. Bir süreye kadar onlardan yüz çevir!

179. Onları gözle! İlerde onlar da görecekler.

180. İzzetin Rabbi olan Rabbin, onların vasıflandırdığı şeylerden münezzehtir, yücedir.

181. Gönderilenlere selam olsun.

182. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.

Kudret Uğurlu Eminsoy

Yönetici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir