Utanmadıktan sonra dilediğini yap!

Konu 40 Hadis 40: “İnsanların Peygamberlerden öğrene geldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür.” hakkında

إنَّ مِمَّا أدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ إذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ

“İnsanların Peygamberlerden öğrene geldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür.” Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6

Utanmak haya etmektir. Haya, kötü ve çirkin olandan kaçınmak, hak sahibinin hakkına riayet etmektir. Bu yöndeki oluşan ahlaktır. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hayanın imandan olduğunu buyurmuştur.

Utama duygusuna “ar” da denir. Ar damarı tabiri buradan gelir. Ar geniş manada edeb, mahcubiyet, utanmak ile eş anlamlıdır. Kötülüklerin terk edilmesi, iyiliklerin kazanılması mücadelesinin kalpten dışa yansıyan kısmıdır. Haya’nın yeri kalptir ve çok değerlidir.

Haya öyle bir nimettir ki ona sahip olan hem dünyada hem de ahirette şeref kazanır. Haya kişiyi hayra götürür. O kişi de Allah’ın rızasını kazanır ve ebedi mutluluğa kavuşur. Hayasızlık ise bunun tam tersi kişiyi kötülüklere ve dolayısıyla helaka götürür. Bu duyguya kavuşmak iki türlüdür. Birisi doğuştan gelir, diğeri ise çalışarak kazanılır. Doğuştan gelen bir lütuftur ki ne bahtiyardır o kişi, kendisine lütfedilmiştir. Özellikle peygamberler bu kısımdandır. Diğerleri ise nefs terbiyesi sonunda bunu elde ederler. Bir yetiştiricinin, öğretmenin kontrolünde yapılacak nefs terbiyesi eğitimlerinin neticesinde kişiler, kendi gayretleri karşılığında pek çok hayra kavuşurlar. İşte haya da bunlardan biridir. Seyr-u sulük de denilen bu tarikte talip, yedi adet olarak belirtilen nefsin iç mertebelerini birer birer geçerse kamil insan halini alır ki o da Rabbine layıkıyla kul olmayı haketmiş olur.

Utanmak kısımlara ayrılır ki bu kısımlara, Allah’tan ve yaratılmış olanlardan utanmak diyebiliriz. “Allah’tan korkmayan, kuldan utanmaz.” derler ki ne kadar da yerinde bir sözdür. Allah’tan haya etmek, O’ndan utanmak, her an O’nun huzurunda olduğunun idrakine erişilince, tam anlamıyla ele geçer. En alt seviyesi ise Allah’ın emirlerine itaat ve yasaklarından da uzak durmaktır. Bu hale takva sahibi olmak denir. Takva sahipleri en alt seviyede haya sahibi olmuş olurlar. Nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesi denilen nefs terbiyesi uygulamalarıyla kişi yavaş yavaş nefs mertebelerinde ilerleyerek, kamiliyet mertebesine ulaşır. Burada Allah’ın rızasına kavuşur. Böylece Allah’tan razı olmuş ve Allah tarafından razı olunmuş olarak Rabbinin hitabına mazhar olup, kulluk mertebesine erişir. İşte hayanın en üst mertebesi de burada hasıl olur ki bu hale de kulluk denir. Demek ki haya, takva ile başlayan ve kulluk ile kemale eren ahlaki bir olgunluktur.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün ashabına, “Allah’tan gerektiği gibi haya ediniz.” demişti. Onlar, “Yâ Resulullah, Allah’a hamd olsun, haya ediyoruz.” cevabını vermeleri üzerine, “Gerçek haya o değildir. Fakat gerçek anlamda Hakk’tan haya eden başını ve başın içindeki düşüncelerini korusun, karnını ve karnının ihtiva ettiğini kontrol etsin, ölümü ve musibetleri hatırlasın, âhireti isteyen dünya hayatının süsünü terketsin, böyle yapanlar Allah’tan hakkıyla haya etmiş olurlar.” buyurmuştur.

Bir kimse çevresindeki, mal ve mevki sahiplerinden nasıl utanıyorsa, Allah’tan da böyle utanmalıdır. Çünkü Allah, kendisinden utanılmaya, bunların hepsinden daha çok layıktır. Muhakkak ki Allahu Subhane ve Teala, her şeyi en iyi görendir ve en iyi bilendir. O halde kişi ihsan sahibi olmaya gayret etmelidir. Rabbinden ihsan istemelidir. Çünkü ihsan, Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet etmektir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Sen O’nu görmüyorsan bile O seni görüyor.” diyerek hepimizi bu konuda uyarmıştır.

أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَى

“Bilmez mi ki; Allah gerçekten görmektedir?” Alak, 14

Bu konuyla ilgili olarak şu rivayet edilen hikaye ne kadar da manidardır. Aziz Mahmud Hüdai, üstadı Üftade’nin hizmetinde talebe iken, birçok talebe arkadaşlarının arasında, üstadının yanında ayrı bir yeri vardı. Üstadın o talebesi ile fazla meşgul olmasını diğer talebeler çekemezler ve çok kıskanırlardı.

Talebelerin bu halini sezen Üftade Hazretleri, onları imtihan etmek istedi. Hepsini huzuruna çağırarak ellerine birer bıçak ve birer de tavuk verip: “Bunu gidip kimsenin görmediği yerde kesip geleceksiniz. Tek şartım, keserken hiç kimsenin sizi görmemesi ve yalnız olmanızdır. Kim daha çabuk gelirse, benim en çok takdirimi o talebem kazanmış olur.” dedi. Bıçakla tavuğu alan talebeler süratle yayıldılar ve kendilerine göre gizli birer yer bularak, tavukları kesip getirdiler. Fakat, Aziz Mahmud Hüdai hayli zaman olmasına rağmen ortalıkta görünmüyordu. Erken gelenler kendi aralarında konuşuyorlardı:

-“Hocanın huzuruna çıkmaya yüzü yok ki, kesip gelsin! Kimbilir şimdi nerelerde dolaşıyor?”

 

O ise hayli bir zaman sonra elinde canlı tavuk olduğu halde kesmeden çıkıp geldi. Tavuğu kesip gelenler ona gülmeye başladılar. “Bir tavuğu kesmeyi becerememiş.” diyorlardı. Hocası Üftade sordu:

-“Herkes kesip geldiği halde, sen nerede kaldın? Hep seni bekliyoruz, bu zamana kadar neredesin?”

O zaman daha talebelik yıllarını yaşamakta olan ve daha sonra da büyük bir mürşid olacak olan Aziz Mahmud Hüdai şöyle cevap verdi:

-“Hocam, sizi beklettiğim için ayrıca özür diliyorum. Lakin ben nereye gittiysem, beni kimsenin göremeyeceği bir yer bulamadım. En kapalı bir yer dahi bulsam, iyi biliyorum ki, Allah Celle Celaluhu beni mutlaka görüyordu. Böylece oradan oraya koştum. Sizin emrinizi yerine getiremeden geriye geldim.”

Arkadaşları, onun bu haline gıpta ettiler ve hocalarının neden onu çok sevdiğini ve onunla daha fazla ilgilendiğini anlamış oldular.

Allah’a ihsan kapsamında yakin hasıl edenler, Allah’ın kendisini gördüğünün bilincinde olarak O’ndan çok korkar ve utanırlar. O’nun emir ve yasaklarına karşı gelemezler. Aksi olanlar ise büyük bir çöküş içindedirler. Çünkü haya, imanın nizamıdır.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Haya, imanın nizamıdır. Bir şeyin nizamı bozulunca parçaları darma dağın olur. Her dinin bir ahlâkı vardır, İslâm’ın ahlâkı da hayadır.” İbn Mâce, Zühd, 17

Neticede Allah’tan utanma hasıl olunca diğer yaratılmışlardan da utanma meydana gelir. Her şeyin gözlerinde Rabbinin bakışını hisseder. Böylece hiç bir yaratığa maddi ve manevi eziyet edemez, onların yanında kötülük edemez, günah işleyemez.

Haya, nefsin erdemlerinden ve ahlâkın güzelliğindendir. Kişi Allah’ın yüceliğini zikretmeli, böylece O’ndan haya etmeli ve günahlardan da böylece uzak durmalıdır.

Haya ile kardeş olan bir ifade de edebtir. Edep, güzel terbiye, iyi davranış, güzel ahlak, haya, nezaket, zarafet gibi manalara gelir. “Edep Ya Hû!” sözüyle de edebin ne kadar değerli olduğu veciz halde vurgulanmıştır. Edeb kelimesiyle ilgili olarak güzel bir benzetme yapılır. Dikkat çekici ve ibret verici olduğundan sizinle de paylaşmak istedim.

“Edeb kelimesi, elif, dal ve be harfinden ibarettir. Elif, kişinin eline, de harfi kişinin diline, be harfi de beline sahip olmasına işaret eder.”

Allahu Teala Kur’an-ı Kerim’de Nahl suresinin 90. Ayetinde şöyle buyurmaktadır ki her Cuma namazında hutbe de okunur:

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” Nahl, 90

Yine Resulullah başka bir hadisinde buyuruyor ki: “Allahu Teala’dan haya edin! Allah’tan haya eden, kötü düşünceden uzak durur, midesine girenleri kontrol eder, ölümü hatırlar.” Tirmizi

Rivayet edilen bir hikayeden kıssadan hise almak için şu hikayeyi aktarıyorum. Buhara âlimlerinden birisi, sultanın oğullarının sokakta abes oyun oynadıklarını gördü. Elindeki asa ile bunları dövdü. Kaçtılar. Babalarına şikayet ettiler. Sultan, bunu çağırıp:

-“Sultana karşı çıkanın cezasının hapis olacağını bilmiyor musun?” dedi. Âlim, cevap olarak:

-“Rahmana karşı çıkanın Cehenneme gideceğini bilmiyor musun?” dedi. Sultan:

-“Emr-i maruf yapmak vazifesini sana kim verdi?” dedi. Âlim:

-“Seni kim sultan yaptı?” cevabını verince:

-“Beni halife sultan yaptı?” dedi. Alim de:

-“Beni de, halifenin Rabbi vazifelendirdi.” dedi.
Bu sözler üzerine sultan:

-“Dile benden, istediğini vereyim.” dedi. Alim:

-“Gençlik hâlimi bana getir!” dedi. Sultan:

-“Bu iş elimden gelmez deyince:

-“Bana bir ferman yaz da, Cehennemdeki meleklerin reisi olan Malik, beni ateşte yakmasın.” dedi. Sultan:

-“Bunu da yapamam.” deyince, alim:

-“Benim öyle bir sultanım var ki, her şeyimi Ondan istiyorum. Her dilediğimi ihsan ediyor. Bunu yapamam hiç demiyor.” dedi. Sultan da:

-“Beni duadan unutma.” diyerek alimi serbest bıraktı.

Sağlıcakla kalın. Sevgi ışığınız, Kalbiniz rehberiniz olsun.

Kudret Uğurlu Eminsoy

Yönetici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.