SON DAKİKA

Kudret Uğurlu Eminsoy

Hadislerin Korunmasına Dönük Alınan Tedbirler

Hadislerin Korunmasına Dönük Alınan Tedbirler
Bu haber 29 Aralık 2017 - 14:18 'de eklendi ve 27 views kez görüntülendi.

Hadislerin Korunmasına Dönük Alınan Tedbirler

Bütün bu sorunları aşabilmek ve hadisin subût ve sıhhatini tespit edebilmek için hadis imamları da boş durmamış ve birçok yollara başvurmuşlardır. Bunları kısaca maddeleyecek olursak alınan tedbirler şunlardır:

  1. Güvenilen kimselerden, bilinen hadislerin alınması,
  2. Önce tesebbüt, ardından da isnad tatbikinin başlatılması,
  3. Resmi ve özel gayretlerle hadislerin yazılmaya, tedvine başlanması,
  4. izlerin güvenilirliğiyle ilgili cerh ve ta ‘dîl ilminin başlaması,
  5. Hadislerin kabul edilmesi için musanniflerce bazı şartların belirlenmesi,
  6. Belli yöntemler ve şartlar dahilinde hadislerin seçilerek tasnif edilmesi,
  7. Hadis eğitiminin ve kitapların rivayetinin belli yöntemlerle verilmesi,
  8. Hocanın talebelerine icâzet ve rivayet hakki vermesi,
  9. Hadislerin nasıl rivayet edileceğine dair usûl kitaplarının telif edilmesi,
  10. Hadis ilimleri denilen çeşitli dallara dair eserlerin telif edilmesi,
  11. Asırlarca hadislerin ezberlenmesi, hadis hafızlarının yetiştirilmesi,
  12. Metin ve muhtevaya yönelik tahlil ve tenkit yapılması…

Hicretin ilk asrından başlayarak, gittikçe sistemleşen bu ve benzer tedbirler sayesinde muhaddisler, o dönemlerdeki Islam coğrafyasında kol gezen yüz binlerce rivayet içinden kendilerine göre makbûl olanları ayn, merdûd ve mevzû olanları ayrı şekilde tasnif etmeye çalıştılar. Hz. Peygamber’e nispet edilen rivayetleri koruma adına girişilen bu çabalar, bilhassa o asırlar için zamanlarım aşan gayretlerdir. Ve alınan bu tedbirler sayesinde gerçeden de yüz binlerce isnadh rivayet içinden yapılan birkaç bin civarındaki hadis seçkileri, rivayetlerin korunması adına büyük başarıdır. Alınan bu tedbirlerin birçoğu, son bir iki asırda modern tarih ve edebiyat araştırmalarda kullanılan bazı tenkit yöntemlerinin asırlarca önce uygulanmış ilk örnekleridir. Şayet bu girişimler olmasaydı, şu anda yalan mi, doğru mu bilinmeyen, sahihi zayz^indan seçilmeyen yüz binlerce rivayetle karşı karşıya kalacadık. Alınan tedbirlerin geneli itibarıyla başarılı olmasına rağmen, her aşamada beşer unsurunun bulunduğu unutulmamalıdır. Zira alınan bunca tedbir, hadisin sıhhati için mutlak bir garanti anlamına gelmemededir. Usûl kitaplarımızda açıkça belirtildiği gibi, herhangi bir hadis hakkında verilen hüküm ictihadîdir, görecelidir, subjektiftir. Çünkü, ne kadar güvenilir olurlarsa olsunlar sahabeden itibaren râvîlerin yanılmaları, karıştırmaları ihtimal dahilindedir. Bu durum şifahi nakilde olduğu kadar İslam’ın ilk asırlan itibariyle düşündüğümüzde henüz yeterince gelişmemiş olan yazı için de geçerlidir. Şahıslar hakkında yapılan bu değerlendirmelerde, her ne kadar münekkit alimler mümkün mertebe insaflı ve objektif olmaya çalışsalar da, çeşitli nedenlerle tek tek râvzler hakkında verilen raporlar da yine ayn şekilde göreceli olacaktır. Nitekim ilgili eserlere bakıldığında, münekkit alimlerin birçok râvînin biyografisinde olsun, hadisçiliği hakkında olsun ciddi ihtilaflara düştükleri görülmektedir. Buna rağmen, yine de birkaç muhaddisin benzer değerlendirmeleri -kesin bilgi ifade etmese de- o râvî hakkında belli bir fikir verecektir. İşte bütün bunlardan dolayı bireylerin naklettiği haber-i vâhidlerin ilim değil, zan ifade ettiği fikri benimsenmiştir. Yani bir veya birkaç farklı isnadla gelen ve sahih bulunan bir hadisin ‘kesin bir bilgi’ ifade edemeyeceği, ancak sahih olduğu zanm/kanaati ağır basarsa kabul edileceği ve onunla da amel edilebileceği görüşü egemen olmuştur. Bir hadisin İsnadının sahih olması haddi zatında onun metninin de sahih olacağı anlamına gelmeyeceği gibi, İsnadının zayıf olması da onun haddi zatında zayıf olduğu manasına gelmez denilmiştir.

Sahabe Döneminde Hadislerin Yazılması Çabası

Allah Rasûlü’nün Mekke’de bırakın hadisleri yazdırması, ayetleri bile yazdırmadığı veya yazdırmaya fırsatların elvermediği bilinmektedir. Vahiy katiplerine inen sureleri yazdırmak ancak Medine’de ve Medine şartlarında mümkün olmuştur. O dönem itibariyle yazı yazmayı bilenlerin azlığı kadar, yazı malzemelerinin de sınırlı olduğunu dikkate alırsak, Hz. Peygamber’in her türlü önem ve önceliği Kur’an ayetlerinin yazılmasına vermesi kadar tabii bir şey olamazdı. Hıfza olan aşırı güven ve şifahi hıfz ve nakl geleneğinin de bu noktada rolü buyiktür. Bu nedenledir ki o dönemlerde bazı rivayetler e göre Hz. Peygamber kendi hadislerinin yazılmasını yasaklamış, yazılanların da imha edilip silinmesini istemiştir. Bu nodada en azından İslam’a yeni girenler açısından ayetlerle hadislerin karıştırılması riskinin yani sıra, gerekli önem ve ihtimamın Allah’ın Kitabi’na verilmesi amaçlanmış olmalıydı. Medine’nin ilerleyen yıllarında Hz. Peygamber’in en azından bazı sahabîlerin hadis yazmalarına izin verdiği görülmektedir. Nitekim genç ve gayretli sahâbîlerden Abdullah b. Amr (ö. 65), Rasûlullah (sas)’tan İşittiği her sözü ezberlemek kastıyla yazıyordu. Onun bu durumunu gören Kureyşliler, Rasûlullah’ın da bir beşer olduğunu, onun rıza halinde konuştuğu gibi, ofceliyken de konuştuğunu hatırlatarak onu uyardılar. Bu uyan üzerine yazma işini durduran Abdullah, durumu Hz. Peygamber’e Mmce RaH. Isas) ona “Yaz, nefsim e؛li^r^c^e olan (Allah’)a yemin ederim ki, benden haktan başka birşey sadır olmaz!” buyurdu (Ebû Dâvûd, Sunne 10, no: 4659, V. 46).
Bu konuda gelen rivayetlere ve yapılan çalışmalara göre ihtiyaç hisseden bazı sahabîlere hadis yazması için bizzat Hz. Peygamber izin vermiştir. Ebû Şâh adli dışarıdan gelen birisinin talebi üzerine çok hoşuna giden hutbenin onun için yazılması talimatım vermiştir. Yine hadisleri ezberlemekte güçlük çekenlerin elle yazmaktan yararlanmalarına müsaade etmiştir.
Diğer taraftan Hz. Peygamber’in değişik vesilelerle yazdırdığı bazı belgeler, ayni zamanda ilk yazılı vesikaları da oluşturmadaydı. Antlaşmalar, çevre ülke yöneticilerine göndermiş olduğu davet mektupları, zekat nisaplan, arazi gelirleri, valilere talimatlar vb. belgeler burada anılabilir.
Bu konuda yapılan araştırmalar elliden fazla sahabînin az ya da çok hadis yazdığını ortaya koymadadır. Hatta Hz. Ebû Bekr ve Ömer’in de önce hadisleri yazıp, sonra imha ettikleri rivayet edilmededir. Fakat Abdullah b. Amr b. el-As’ın es-Sahîfetu ’s-Sâdıka” s 1, Câbir b. Abdullah’ın Sahîfetu Câbifi; Hz. Ali’nin Sahîfetu Ali b. Ebî Tâlib adıyla basılan sahîfesi; Semure b. Cundeb’in oğluna gönderdiği ve daha sonra Taberânî’nin el-Mu ‘cemu’1-Kebîf de naklettiği sahîfesi; Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Sa‘d b. Ubâde ve Ebû Hureyre’nin sahfleri meşhur olmuştur.
Burada şunu belirtmeliyiz ki, bu ve benzeri sahflar, adi geçen sahabîlerin kendi özel gayretleriyle ve kendileri için yazdıkları fazla hacimli olmayan kayıtlardır. Muhtemelen onlar hadisleri ya daha iyi ezberleyebilmek için yahut da ilerleyen zamanlarda hatırlayabilmek için yazmaktaydılar. Söz gelimi Hz. Ali’nin kılıcın kabzasında bulunan sahîfe sadece birkaç hadis içermekteydi.
Hadis edebiyatının ilk yazılı vesikaları olan sahabî sahfeleri, hem ilk oluşlan, hem de bu sahîfelerin özellikleri, o dönemdeki rivayet üslubu gibi konulara ışık tutmaları açısından oldukça önem arz etmededir. Söz konusu ilk sahfderin sıhhati ve değerlerinin yani sıra, onlann tertibi, daha sonraki asırlara intikali vb. konular, üzerinde nitelikli çalışılmalar yapılmayı gerektirmektedir. Özellikle bu dönemde yazılan sahflerin ancak birkaç tanesinin günümüze kadar intikal etmesi, bu dönem eserleri hakkında çalışmalar yapılmasını da zorlaştırmaktadır.
Hadislerin Tedvin Edilmesi
Hadislerin az da olsa yazıldığı bu erken dönemden sonra, onlan “derleme, toparlama, belli bir defterde bir araya getirme, divan oluşturma” anlamına gelen ‘Tedvin’ dönemi başladı. Herhangi bir konuya yahut râvîye göre gruplandırmaksizm yapılan bu tedvin faaliyeti, Ibn Şihâb, Salih b. Keysân, Abdullah b. Zekvân gib özel gayretlerle yapıldığı gibi, halife Ömer b. Abdulaziz’in (99-101/717-720) emri ve Medine Valisi Ebû Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm’a ve Medine halkına talimatında olduğu üzere resmi görevlendirmeler şeklinde de gerçekleşmiştir.
Tedvin faaliyetinin en güzel örneği hiç şüphesiz, Hemmâm b. Munebbih’in (ö. 101-102 veya 132), hocası Ebû Hureyre’den yazdığı Sahîfetu Hemmâm b. Munebbih adli 138 hadis ihtiva eden derlemedir. Hemmâm b. Munebbih’in rivayet ettiği bu hadislerin çoğu, isnaân cihetiyle sahih görülerek Buhârî ve Muslim’in Sahîhleri ile diğer hadis kaynaklan tarafından nakledilmiştir. Ahmed b. Hanbel’in Musned’inde muhtemelen sehven unutulan bir hadis eksiği ve zikredilen bir hadis ilavesiyle blok olarak yer alırken, 98 hadis Buhârî ve Muslim tarafından farklı kitap ve bablarda rivayet edilmiştir. Bunlardan 29 hadis, her ikisi tarafından, 21 hadis yalnız Buhârî ve 48 hadis de yalnız Muslim tarafından zikredilmiştir.
Hemmâm’ın hocasından naklettiği bu rivayetlerin birçoğu, Ebû Hureyre’nin diğer talebelerinin farklı anlatımlarıyla kaynaklarımıza girdiği gibi, muhtelif sahabîler tarafından da rivayet edilmiştir. Bazen ayni hadis, farklı sahabîlerin dilinde farklı anlatıldıkları gibi, Ebû Hureyre’nin diğer talebelerinin anlatımlarında da farklılık arz edebilmektedir. ilk bakışta bu durum biraz yadırgansa da, genel olarak sözlü anlatımda ‘mana ile rivayet’ dediğimiz bu tür ihtilaflarla farklı detayların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Burada önemli olan, birçok farklı anlatımı birlide değerlendirerek, Hz. Peygamber’in verdiği mesajın hangi anlatımda daha iyi ifade edildiğini tespit etmek, her bir râvînin anlatımındaki önemli detaylardan hareketle hadisin veya konunun bütününü görmeye çalışmadır.
Hemmâm b. Munebbih tarafından nakledilen bu hadisler, muhtelif konularda ve türlerde olması sebebiyle Buhârî ve Muslim’in Sahîhlerinin adeta bir özeti gibidir. Hemen her konuyla alakalı hadisler yer aldığı için hadis külliyatının genel karaderistiğini yansıtan bir ihtisar niteliğindedir.
Hadislerin Tasnif Edilmesi
Hadislerin tedvin edilmesinden sonra hicri ikinci asnn ilk çeyreğinden itibaren ‘tasnif faaliyeti’ başladı. Kısaca hadislerin sınıflandırılması, belli bir yöntem çerçevesinde planlı bir şekilde derlenmesi anlamına gelen tasnif, farklı şekillerde gerçekleştirildi. Her dönemin alimleri kendi şartları ve ihtiyaçları doğrultusunda tasnifler ortaya koydular. Ma‘mer b. Râşid’in (ö. 153/770) el-Câmi ‘ adli eserinde olduğu gibi farklı konulardaki hadisleri ‘Bâb başlıkları’ altında basit bir gruplama şeklinde başlayan tasnf faaliyetleri ilerleyen dönemlerde daha da gelişti. Abdullah b. el-Mubarek’in ‘Zuhd’ ve ‘Cihâd’ konulu hadisleri bir araya getirdiği eserlerinde olduğu gibi tek bir konudaki hadisleri içeren müstakil tasnifler yapıldı. Ayni şekilde bu dönemlerde Sîret ve Meğâzî gibi konularda da müstakil tasnifer yapıldı. Daha sonra ise iki tür tasnif geliştirildi. ilki, iman, taharet, abdest, namaz, oruç, hac, zekat vb. konulara göre yapılan tasnifti. İkincisi ise, hadisleri nakleden râvîlere yani sahabîlere göre yapılmadaydı. Söz gelimi -konulu bir tasnif yapılmaksızın – Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali vb. sahabîlerin naklettikleri hadisler her ismin altında sıralanmaktaydı.
Hadis Tasnifinin Arkaplanı
Bu noktada musanniflerin tasniflerindeki arkaplana da dikkat çekmek istiyoruz. Hangi dönem ve coğrafyada yaşarsa yaşasın, hiçbir musannifin çevresinde etkilenmeksizin bir tasnif yapması imkansızdır. istisnasız her musannif, yaşadığı zaman ve mekanın ahd-i zihnisi çerçevesinde bir tasnif yapmak durumunda kalmıştır. Musannifin içinde yaşadığı sosyokültürel şartlar, o günün ihtiyaçları, sıcak ihtilafları ve tartışmaları tasnif yöntemini doğrudan etkilemiş ve belirleyici olmuştur. Bu nedenledir ki her bir tasnif, kendi döneminin tipik karakteristiklerini yansıtır. Diğer bir ifade ile her tasnif kendi çağının siyasi, sosyal, fikri ve kültürel bağlamı içinde gerçekleşir.
Aslında bu durum hadislerin seçiminden itibaren başlar. Gerek isnad gerekse metin ve muhteva açısından düşünüldüğünde her bir seçim, aslında belli bir tercihi, belli bir ön kabulü, belli bir görüş ve anlayışı yansıtır. Elbette hadislerin kabul veya reddinde hadis tekniği açısından birçok şartların ve kuralların olduğu bir gerçedir. Ancak binlerce rivayet arasından belli bir kısmı seçilirken, yukanda andığımız dış unsurların etkisi inkar edilemez. Sözgelimi, Muslim’in, Ibn Mâce’nin ve Dârimî’nin tasniflerinin başlarına koydukları ‘Mukaddime’ kısımları adeta Ehl-İ Hadis’in birer manifestosu gibidirler. Bu Mukaddimelerde ele alınan konulara, atılan başlıklara ve altında nakledilen rivayetlere bakıldığında adi geçen imamların belli çevrelere cevap verme, itiraz etme, çok tartışılan bazı konularda hadisçilerin görüşlerini yansıtma gibi çok bariz hedefler gözettikleri görülür. Ayni durum Ebû Dâ^d’un fıkhî hadislere tahsis ettiği Sunen adli eserinde yer verdiği ‘Kitâbu’s-Sunne’ bölümünde de açıkça görülmededir.
Buhârî’nin ‘Kitabu’l-Îmân’a başlarken “iman, artar ve eksilir” tezini destekleyen birçok ayet ve rivayetle başlaması “îmanın artmayacağı ve eksilmeyeceği” görüşünde olan Hanefllere çok açık bir reddiye niteliğindendir. Ayni şekilde ‘Kitâbu’l-Hiyel’ ve ‘Kitâbu’l-^râh’ bölümleri de, temelde Hanefllere açık bir cevaptır. Tabi söz konusu durum sadece itikadî ve fıkhî tartışmalar ve ihtilaflarla sınırlı değildir. Zaman zaman siyasî ve sosyal konular da bu arkaplandan nasibini alır. Bilhassa Şia ile Ehl-i Sünnet arasında yaşanan kadim münakaşalar, sahabenin adaleti meselesi, halifeler ve sonraki Emevî ve Abbasî yönetimleri de öyle ya da böyle tasnifleri etkilemiştir.
Hadislerin seçilmesi kadar, onlann hangi bölümde ve nasıl bir başlık altında verileceği de bu noktada önem arz etmektedir. Bilindiği üzere hadis metninin anlaşılmasında ‘tebvîb’ ve ‘tasnifin rolü çok fazladır. Zira her musannif, aldığı hadisi, kendi inancı ve anlayışı çerçevesinde belli bir bâb başlığı altına yerleştirmede ve onu da yine kendisinin tercih ettiği bir bölümde nakletmededir.
İslam’ın ikinci kaynağı olan hadislerden çeşitli hükümler ve faideler çıkarma arzusu, hemen her musannifi hayli meşgul etmiştir. Onlar naklettikleri bir hadisten anladıkları ve çıkardıkları hükümlere göre bab başlıkları koymuşlardır. ilk dönemlerde genellikle konunun adını ifade eden bâb başlıkları, zamanla içerdiği fıkhî hükmün ifadesine dönüşmüştür. Bu nedenledir ki Buhârî, fikhî yönünü işbu bâb başlıklarında ortaya koyduğu için “Fıkhu ’l-Buhârî fî Terâcimih” (Buhârî’nin fıkhı, bâb

POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER